Öykü-Şiir Kulübü

Müge aradı bugün. Sesi heyecanlı ve şendi. Bir buluşma bu kadar neşelendirir mi insanı? Bilmem, belki… Evine davet etti bizi. Yıllar öncesinde tanışmış sonra ayrı yollara düşüp teker teker kaybolmuş dostları bir araya getirecek. Facebook sağ olsun. Araştırıp bulmuş hiç üşenmeden. Gerçi biz Müge’yle hiç kopmadık; evlendiğinde, biz evlendiğimizde, sonradan onun kocasından ayrıldığı zamanlarda da görüşmeyi hep sürdürdük.
Bir ay sonra rahmi alınacak. Telefonda haber verirken bir ara sızlanır gibi olmuştu ama çok da üzülüyor gibi gelmemişti sesinden; ya da bana belli etmiyor. O benim her şeyimi bildi, ben onun çok az şeyini… Cuma akşamı saat yediden sonra Burak, Hale ve Levent, kocamla ben sonra Mehmet, onun evinde toplanacakmışız. Mehmet’in, hiç tanımadığımız kız arkadaşı da gelecekmiş.
Yıllar sonra Mehmet’le karşılaşmak, huzursuzluğumu yenip, hiçbir şey olmamış gibi davranabilmek için sadece iki günüm var. Peki ya kız arkadaşıyla? Onunla tanışma fikrine, kendimle kaç gün mücadele ettikten sonra alışabilirim? Dikkatimi diğerlerine vermeliyim; Burak’a, Hale ile Levent’e… Şiir kulübü… Müge ara sıra uğrardı; Hale ise hiç görünmedi aramızda. Dışarıdan tavladı Levent’i! Ben tek bir toplantıyı bile kaçırmazdım. Şiir aşkı mıydı, Mehmet aşkı mı; beni her Cuma akşamı o yüksek tavanlı loş sınıfa koştur koştur sürükleyen… Üniversitenin ilk yılı… O kadar oldu mu sahi görüşmeyeli?
Şiiri bırakalı o kadar yıl oldu mu?
***
Bugün de aradı Müge. İki gün üst üste; hayret, derken, Mehmet’in kız arkadaşı için, ağzımı beş karış açık bırakan şeyler söyledi. Onunla da, Mehmet’i bulur bulmaz arkadaş olmuş; yazışmışlar Facebook’tan.
Kız, önceden erkekmiş!
Müge bana bunu niye yapar? Bunca yıla rağmen, onun beni gerçekten dostu olarak görüp görmediğini neden hala sorarım kendime? Beni en çok yıkan haberleri hep neden ondan alırım? Hayatımın çevresinde kalıp, en bitik anlarımın fotoğrafını çekmeye hazır bir magazin muhabiri gibi pusuda bekler sanki hep. Ben senin kötü gün dostunum der sonra bir de…
Ya, dedim, bak sen şu işe, demek öyle? ”Senin sevdiğin, şu meşhur volovan’ımı yapacağım yarın akşam için” dedi ve kapattı telefonu. Kız önceden erkekmiş! Yirmi beş civarında, kızımız olacak yaştaymış. Alımlıymış, dışarıdan bakınca asla anlamazmışsın. Ameliyat olalı dört beş sene anca olmuşmuş. Bunları söyledikten sonra, biz gelmiyoruz diyeceğimden çekinmedi bile. Öyle iyi tanıyor beni.
Bundan otuz yıl önce, şiir kulübü için toplandığımız o sınıfta, daha diğerleri gelmemişken Mehmet’e ondan hoşlandığımı söylemiştim. Nasıl olsa biliyordu, nasıl olsa anlamıştı o da herkes gibi. Aşkımdan ölüyordum. Aşkını karşısındakine söylemekten çekinmeyecek bir kızdım; üstelik şair! Mehmet, o da şair, beni sevmediğini değil de, başka birine aşık olduğunu söyledi o akşam üstü çekingenlikle…
O başka birinin erkek olduğunu, bir hafta sonra Müge’den öğrendim yine, bu kez kantinde… Gözlerime bakıp dosdoğru söyledi. Ta ciğerime kadar çıplaktım karşısında. Şiir de yazmıyordu. Kabuk kabuk soyulmamla, parçalanıp un ufak olmamla neden böylesine ilgileniyordu o zaman? Başkasından duysaydım… Ya da hiç bilmeseydim ne olurdu sanki? Dostlar böyle günler için vardır demişti ben sendelerken…
Mehmet, kopup gitti sonra. Levent hiç görünmez oldu. Diğerleri de… Müge hariç. Kantindeki o günden sonra, hiçbir Cuma gününe hazırlıksız yakalanmayacağıma söz verdim kendi kendime. Şiiri bıraktım. Mezun oldum. Çalıştım. Evlendim. Yirmi dört yaşında bir oğlumuz var şimdi. Şiir hayatınızdan çıkarsa günlere dikkat etmezsiniz. Hiçbir şeyi kurcalamazsınız uzun uzadıya. Acı da duysanız, sevseniz de, gülseniz de, üstünde durmazsınız. En azından bana öyle oldu. Oğlumun doğumu ve aldığım zamlar dışında bir yaprağın bile kıpırdamasına izin vermedim mutedil hayatımda.
***
Bu Cuma günü, kendini göstere göstere geliyor. Gençlik aşkımı önce bir erkek almıştı elimden, sen o kadar görme, şimdi de kolunda bir genç kadınla çıkacak karşıma. Hem de bir…
Burak içe dönüktü. Levent hep eğlenecek bir şey bulurdu hayat karşısında. Hale? Ne anlatacağız bunca yıldan sonra birbirimize? Kısa özetlerden başka ne? Evlendim, boşandım, anne-baba oldum. Şef oldum, CEO oldum. Başka ne? Burak, şiir kulübü dağılmadan az önce, Mehmet’in hapse alındığı haberini vermişti; acaba bundan bahseder mi Mehmet?
Saat yediye yirmi kala Caddebostan plaj yoluna saptık. Arabadan inerken ayaklarım hep geri gitse de ilerliyordu hızla. Canım yanmıyordu artık; daha çok, intikam peşindeymişim gibi geldi bana. Canını yakanların canını yakmak isteği… O kadar. Şairliği geride bırakarak çıktığım yolu finansçı olarak noktaladım. Bunca yılın bankacı kimliği, içime acımasızlığı da kattı elbet. Biraz kadın, biraz erkek oldum: Şairlikle bankacılık bir tek bu açıdan benziyor birbirine.
En erken biz gelmişiz. Müge şarap kadehlerini tutuşturdu elimize. Hayır, tutuşturmadı; gayet güzel hazırlamış her şeyi, kuru meyveleri, çerezleri… Şarabı önceden havalandırmış. Kocamın şarap içmediğini de bilir, ona sek rakıyla buzlu suyunu getirdi.
Tavandan sarkan avizeyi kullanmaksızın salonu, gösterişli abajurlarıyla aydınlatmıştı. Üç kişilik vişne çürüğü kanepe tam merkezde, iki ışıklı kürenin arasında, az sonra gelip orada oturacak olanların tehditkar boşluğuyla uzanıyordu gözümde.
Çekiştirmemle, karşısındaki panter desenli ikili kanepeye oturduk biz. Yüzünü yeni değiştirmiş. Eski berjerlerin arasındaki sehpada, cam fanus içinde mumlar yanıyor. Bu eve ilk kez gelmiyorum. Ama o akşam, bu salonun bir tiyatro sahnesi gibi dekore edildiğini ilk kez fark ettim. Bunca yıldan sonra anlar gibi oldum. Replikleri Müge veriyordu, ben onun sahnesinde kah ağlayıp kah gülerek dramımı oynuyordum yıllardır arkadaşlığımıza güvenerek; bana evini, kalbini açtığını düşünerek…
Kocamla aramızın soğuk olduğu zamanlarda, az aşındırmadım kapısını. O ise bir gün boşandığını söyledi aniden. Ne öncesi vardı ne sonrası. Çocuk da yapmamışlardı, ilişki de çoktan bitmişti zaten. En iyi arkadaşı benmişim, onun için açılmış bana böyle. İyi bir arkadaşmışım. Oysa bu toplantıyı o hazırladı. Yıllardır görüşmediğimiz eski dostları, o bir araya getiriyor evinde.
Şarabımı içerken bu akşam kim olacağımı bilemiyorum. Yanımda kocam oturduğuna göre bir kadın olmalıyım. Günlerden Çarşamba olsa ve o haberi almamış olsam, Mehmet için, bir erkek olmayı isteyebilirdim. Peki, Müge için kimim?
Kapının çaldığını duymadım. Levent ve Hale girdi salondan içeri. Levent, hiç yaşlanmadık diye çın çın dağıttı ortalığı. Hale, dekoltesiyle, bütün kadınlık kontenjanını doldurdu tek başına. Mutlu çifti, samimiyet gösterileri arasında kocamla tanıştırdım. Kıskanır mıyım kocamı Hale’den? Kapı çaldı o sıra, Burak. Bütün dişlerini gösterdi sakınmadan, hiç de içine kapalı gibi durmuyor; şiir yazıyor mudur hala? Henüz herkes ayaktayken, Müge, yine kapı diye fırladı. Saat yedi falan olmuştur herhalde. Demek ki yaklaşık yirmi dakikadır bu akşam kim olacağıma karar vermeye çalışıyorum. Mehmet ve sevgilisi giriyor içeri, önde Müge; acımasız olacağım diye düşünüyorum aceleyle.
Önce o solgun, çekingen kızı görüyorum; gerçekten kızımız yaşında; sonra kırlaşmamış saçlarıyla Mehmet’i… Kızın gözünde sevgili mi, yoksa baba mı? Müge’nin sahnesinde vişne çürüğü kanepeye oturuyorlar; spotları bile düşünmüş sanki öncesinden sevgili ev sahibesi; iki küre, yüzlerinin yalnızca yarısını aydınlatıyor.
Adı Sinem’miş. Burak şiir yazmıyormuş artık. Mehmet temelli Türkiye’ye dönmüş on bir yılın sonunda. Hale’nin takı dükkanı varmış; ufak tefek dekorasyon işleri de yapıyormuş. Levent Amerika’da bulunmuş bir ara, döndükten hemen sonra Hale’yle evlenmişler. Kızları Ekin, Hukuk okumaya karar verip, sınavlara hazırlanıyormuş. Küçük Evren ise ortaokulu yeni bitirmiş. Bir çırpıda hikayeleri dinliyoruz.
Adı Sinem’miş. Kendi mi koymuş bu ismi? Hadi yemeğe diyor Müge.
Yerlerimizi gösteriyor; biliyorum artık, beni Sinem’in karşısına oturtacak. Masanın iki başında Levent ve kocam… Burak’ın yerine Levent’in sağına ben geçip kocamı Hale ile yan yana düşürmek pahasına ben Müge’nin karşısına oturuyorum. Ortada Burak, onun yanında Hale. Hale’nin karşısında Sinem, Burak’ın karşısında Mehmet var şimdi. Sanki bütün rakipler karşı karşıya…
Bu yemeğe gelirken herkes benim gibi, kim olacağını düşünmüş müdür acaba? Onca samimiyet gösterisine rağmen, belli etmeksizin birbirimizi süzüyoruz. Bildiklerimiz, bilmediklerimiz; bunca yıldan sonra unuttuklarımız… Kısa bir özetle tanıyabilir miyiz birbirimizi yeniden?
Güzel mezeler hazırlamış Müge Allah için! Herkes kendi servisini yapsın, ben karışmıyorum, diyor.
Yemek masasının üstündeki avizeden düşen ışıkla, şimdi yüzlerimiz daha kolay seçiliyor. “E, çok da kasmayalım bu güzel sofrayı, şiir kulübünü bırakmışız hepimiz diyor Burak, öyle ya, kim vazgeçti ilk?” Herkes bana bakıyormuş gibi geliyor. Müge, diyorum damdan düşer gibi; gerçekten bir çocuğun olmasını istemedin mi hiç? Müge’nin rahmi alınacak yakında diyorum masadakilere. “O dertlerini hiç anlatmaz ama…”
Müge lafı yapıştırıyor: “Siz şiir yazmaya çalışırken öyle dokuz doğuruyordunuz ki, ben ta o zamandan çocuk yapmayı hiç düşünmedim!” Kahkahalar, sonra kısa bir sessizlik… Müge hiç vakit kaybetmeden Sinem ‘e dönüyor:
“Sen çocuk ister misin? Biraz kendinden bahset bakalım hadi; gördüğün gibi biz hep eski köylüyüz; seni merak ediyoruz. ” Mehmet, “ben çocuğum olmasını isterdim” diye atılıyor, “hala da isterim.” Herkes Sinem’e bakıyor. Sinem susup gülümsüyor.
“Canım, daha çok genç” diyorum. Kimler farkında acaba kızın eskiden erkek olduğunun? Herkese yumurtlamış mıdır Müge? Nereden çıkardım bu rahim meselesini? Hiçbir şey bulamasa, pipisiyle övünen erkeklere benzedim şimdi durduk yerde. Oyun kurucuyla asıl derdim. Zavallı birine niye saldırayım ki? Ama Müge bunu istiyor. Bu davet o yüzden! Adım gibi biliyorum. Geldiğimden beri rahmimi sorguluyorum ya bir yandan.
Burak, çalıştığı şirketin finans yöneticisi, kötü şiirlerinin ve bir zamanlar bana duyduğu ilginin acısını eski rakibi Mehmet’ten çıkaracak, “Sen şiirlerin dünyayı değiştireceğine inandın hep” diyor. Oysa Mehmet hapse girdiğinde, hepimizden çok o ilgilenmişti olan bitenle, şaşırıyorum. O inatla sürdürüyor:
“Hala uğraşıyor musun yazı çiziyle?”
“Hapisteyken okumaya çalıştım. Sonrasında yazamadım ama şiire inanıyorum hala. Reinaldo Arenas, Kübalı bir yazar, onun şiirlerini çevirmeye çalışıyoruz Sinem’le birlikte.”
Hale, “İspanyolca bilen kim aranızda?” diye soruyor.
“İspanyol Dili ve Edebiyatı okuyorum, iki yıl önce başladım üniversiteye” İlk kez konuşuyor Sinem. Sesine dikkat kesiliyorum. “Ben İspanyolcadan çeviriyorum, Mehmet’le de Türkçesine bakıyoruz birlikte.”
“Sahi, şiir erkek işi” diyorum. Erkek sözcüğünün üstüne basıyorum özellikle.
“Kadınların, rollerini oynamaktan, şiire falan ayıracak vakitleri yok. Sanat lükstür bizim için.” Sanki bunca yıl sanatla yatıp kalkmışım gibi şişiniyorum Sinem’e laf çaktığıma sevinerek.
Levent çınlayan kahkahalarından birini daha patlatıyor: “Ah aşk, sen nelere kadirsin! Bu bahsettiğiniz adam solcudur da şimdi…”
“Sen” diyor Mehmet aniden Levent’e, “Sen de o eski iş güçlerde misin? Haber alış verişi falan?“
Müge keyiflenmiş, “ne haberi ya” diyor “adam yıllardır emlakçılık yapıyor; hadi birer dolma daha alın!”
“Müge’nin söylediği gibi ben hep emlak işiyle uğraştım. Barbunya harika olmuş bu arada.”
“ Satış! Yalnızca ev satıyorum, arkadaşlarımı hiç satmadım diyorsun yani… ” Mehmet’in tonundaki küçümseme, bütün avizelerin ışığını söndürüyor bir anda. Levent’in yüzü kararıyor.
“Başka ne?”
Bunu sorarken geldiğimizden beri Mehmet’in yüzüne ilk kez doğrudan bakıyorum. İlk izlenimimin aksine saçları çok beyazlamış. Cevap vermeye gerek görmeden, yalnızca bana doğru dönüyor. Bakışı hiçbir şey söylemiyor. Yine de bekliyorum.
Yanıtı ansızın, görmek istemediklerimin üstünü ustaca örtüp, yıllardır beni her şeyin geçip gittiğine inandıran, donmuş hafızam veriyor. Büzülüp kaldığı köşeden aciz sesiyle, gerçeği yüzüme vuruyor. Omuz başlarım elektrik verilmiş gibi titriyor önce, sonra kollarım kaskatı kesiliyor. Eylül darbesi… İlk gençliğimizin o karanlık yılları! Yalnızca fısıldayabiliyorum:
“Ne yaptılar sana Mehmet?”
Mehmet, sanki hadi der gibi, Sinem’e başıyla işaret ediyor.
“Sırası mı şimdi” diye beni azarlıyor Müge. “Bak korkutuyorsun Sinem’i.”
“Yo, savaşmaktan da aşktan da korkmam. Yalnızca, bu salonda olup bitenler çok ilgilendirmiyor beni.
Çekingen değil bu kız; solgun da değil… Ben hala kim olduğumu anlamaya çalışırken çoktan kalktılar bile. Biz altı kişi, masadaki boş iskemlelere bakakalıyoruz. Müge, bir şeyler yemesi için kimseyi buyur etmiyor artık.

Öykü- Dülger Balığı

(Sait Faik’e saygı…)

Havada fırtına yoksa, yaz kış demeden hemen her sabah üçü biraz geçince, denize açılırım. Deniz sonsuz derler, ama ben yine de bir sınır bellemişimdir. Üç civarı, Kanlıca açıkları, yirmi metrelik ağım… Denizde olduğum için, hikayelerim hiç bitmez sanır bazıları. Aslında çok hikayem yoktur. Gerçeği söylemek gerekirse de, yalnızca bir tane… Hep üç civarında, Kanlıca açıklarında, yirmi metrelik ağıyla denize açılan bir balıkçının hikayesi.
Bizim oralardan Turgut atlayıverir bazen benim külüstür takaya. Bir tek, onun gevezeliklerine daldığımda unuturum sınırları. Hadi Ali Reis, adalara gideceğiz, der. “Bugün tuttuğumuz balıklardan yiyeceğiz, yanında rakı, kendimize çalışacağız bugün.” “Sana dülger balığının hikayesini anlatacağım.”
“Hikayesi mi olurmuş dülger balığının; gerçi eskiden denize geri atardık onu biz; ama şimdilerde tezgahta bir duruşu, bir ederi var ki, bilirsin sen de.”
“Hikayesi vardır, vardır” der. Beni kandırdığından memnun, gülümser.
Belki de herkesin böyle, başkalarına benzemez, tuhaf bir arkadaşı bulunur; bilemem. İşte bu Turgut, aslında balıkçı değil. Ne iş yaptığı da belli değil ya! Bir gün şöyle, bir gün böyle… Kalbini kırmayayım diye sormam pek. “İşler güçler ne alemde” derim yalancıktan, cevap hep aynı: “İyidir, iyi.”
Birden bire sorar : “Ali Reis, dülger balığı senin benim gibi bir adam olsa, nasıl birine benzerdi?” Şaşar kalırım, balıkları hiç insan gibi düşünmem ki ben! Yanlış bir laf etmekten çekinerek “canavar” derim, “canavara benzer.” Yüksek sesle güler. Benimle eğlenmediğini bilirim, yalnızca konuşturmak ister. O geldiğinde keyiflenirim balıkçılığa ben en çok. “Kırlangıç”der, “bahar rüzgarı” der, “kediler” der, “adalar” der. Der de der… Sanki aslında yokum da, o söyleyince, kırlangıç sürüleri gökyüzünde, saçımda rüzgar, ufkumda alabildiğine deniz, gerçek bir balıkçı olurum. Onun kelimeleriyle bakınca, önemserim kendimi, sonra bir utangaçlık çöker.
Karşı karşıya oturup konuşmadan rakılarımızı yudumlarız. Sıkılganlıktan kurtulurum hafiften. Onun balıkçıları gibi bir balıkçı olmaya can atarım. Tuttuğumuz balıkların pullarını kör bir bıçakla temizlerken, “Turgut, der misin bunların da bir evi, ailesi olsun?” Aklıma başka da bir şey gelmez. Sonra onun, kimi kimsesi yok, otel odalarında kaldığından korkarım. Balık kafalarını naylon torbaya koyarken renk vermez. İlk ışıklar, geceden kalma sisi, pusu dağıtmaya çalışır. Ben öyle sessizce, bu eski takada daha şimdiden, onun bir sonraki gelişini beklemeye koyulurum.

Öykü- Kırmızı Düğme

Sağ elimde tuttuğum tostun son lokmasını ağzıma götürürsem, artık boş kalacak elimi tutmaya yelteneceğinden emindim. İlk sevgilim. Elimde kalan kağıdı çabucak buruşturup, yuvarlak metal tabağa atıverirdi belli etmeden. Geç kalıyorum, dedim son lokmamı çiğnerken. Kağıdı buruşturup, metal tabağa bırakırken ayaklandım ona fırsat vermeyerek… İlk işim. “Geç kalıyorum.” İsteksizce ayağa kalktı. Konuşmadan yürüdük. Avlusunda her mevsim güvercinler bulunan o büyük camiyi geçtik. Cephesine yediği yağmurla, karla, rüzgarla kararmış binanın önüne gelince de durduk. Aceleyle, acemice ayrıldık sonra.
“Birinci kat” demişlerdi, “on yedi numaralı masa.” Çıktım. On yedi numaralı masaya bitiştirilmiş iskemleye ceketimi astım. Sıkılarak oturdum. Kulaklığı taktım, mikrofonu ağız hizama ayarladım. Gözümü diktiğim düğmenin kırmızı ışığının yanıp sönmesini bekliyorum huzursuzca. Sağımdaki, solumdaki, önümdeki ve arkamdaki masalardan yükselen konuşmalara dikkat kesiliyor, sonra duyduğum sözcükleri unutmaya ve kendi repliğimi kafamda yeni baştan kurmaya çalışıyorum. İyi akşamlar, diyeceğim ilk olarak, ben Özge, size nasıl yardımcı olabilirim? Çağrı merkezinin daracık salonu benzer giriş cümleleriyle yankılanıyor.
Yanı başımda oturan tombul kız ağzına bir ahtapot kolu gibi uzanan mikrofona, diyeze tuşladıktan sonra şifrenizi girin tekrar diyeze basarak yeni şifreyi oluşturun, diye cıvıldadıktan sonra, kulaklığını ensesine indirip arkasına yaslanırken göz kırptı bana. “Hangi işi yaparsan yap, ilk gün hep aynı olur; takılma, rahat ol, hoş geldin!” Ona değil, masasına baktım çekinerek. “Tamam. Sağ ol. ”
Masaya bakınca, o her yeri evine çeviren kadınlardan biri olduğunu düşündüm. Pembe kalplerle süslü kahve kupasında, minik bir yatak odası resmedilmişti. Minyatür odadaki yatağın başucunda, yine pembe kalplerle süslü bir kahve kupası vardı. Kupanın hemen yanında pembe dudak nemlendiricisi duruyordu, çilekli. Sonra telefonunun kılıfı; o da koyu pembe… İlk günün, kuruntulu ve güvensiz o ilk saatinde, bu kızın söylediklerine güvenebileceğimi düşünüp farkında olmadan gülümsedim. Oradan buradan konuşuyordu işte. Belli ki beni rahatlatmaya çalışıyordu. Anaç bir yan buluyordum kıvrılıp bükülen ses tonunda. Pespembe.
Aynı anda, beklediğim ışık yanıp söndü, hazırlıksız yakalandım, gülümsemem aptal bir sırıtış gibi dondu kaldı suratımda. Aceleyle sözcüklere sarıldım. “Size yardımcı olabilirim. Adım Özge. İyi akşamlar… Bir dakika sormam lazım. Yok, siz otelinizin resepsiyonuna sorsanız… Kesiyorum, bir dakika… ” Dilimi yutsaydım keşke! Hayır, çenemi kısıp, bilgilerinizi kontrol ediyorum demem yeterdi. Bu kadar ya! “Size de iyi akşamlar.” Büzülüp kaldım iskemlede.
Tombul kız bir kahkaha patlattı. “O kelimeleri asla kullanmayacaksın tatlım.” Kendinden emin haliyle bu kez tam karşısında yanıp sönen kırmızı ışığa dikkat etti sakinlikle. Onun sırası… Işık gözlerinde kırmızı kırmızı parladı. Mikrofonunu düzeltti ağırdan alarak. Parmaklarındaki ojeler kırmızıydı. Bluzu kırmızı… Bacak bacak üstüne attı. Sivri topuklu rugan ayakkabısı, kırmızı… Kırmızı iç çamaşırlarıyla sevişirken canlandı gözümde. Üstte… Başımdan aşağı kaynar sular boşandı. Yan masasından kaldırılan cesetleri sayar gibi tane tane sıraladı. Kıdemliydi, rahattı: “İyi akşamlar, Özge ben, size nasıl yardımcı olabilirim?” Dönüp, bir de göz kırptı utanmadan.

Şimdi sıçra drag-queen!

Yağmur yeni başladığında ritmine yetişebilirsin.
Şimdi başla!
Sen başlamaya hazırlanırken o hızlandı bile.
Yakala!
Salın, saklanma!
Şimdi sıçra! Sen yetişmeye çalıştıkça… O düştü bile. Sıçradı sonra.
Sert bir zemin karşındaki…
Karşındaki… Atıl! Dans et! İsteğin bu değil mi?
Zıpla! Adımına sert bir yanıt… Geliyor ve ateşin üstünde zıplıyorsun.
Sıçramaktan vazgeçmiyorsun.
Yüksel, düş sonra.
Yavaşla ve hızlan.
Sallan ve yuvarlan. Yan! Yağmur yağarken. Yukarıdan aşağıya… Sen yetişmeye çalıştıkça…
Zemin kaygan…
Bir çırpıda oluyor her şey. Islanıyorsun.
Islandığını görelim diyor yağmur.
Yağmuru dinle, kulağını ateşten ayırma! Takip et, takılma.
Yaylılar sonra davullar…
İlerle! Zıpla! Ateş ve yağmur bir arada…
Yanıyorsun, hayır ıslanıyorsun.
Yağmuru yutuyorsun, alevi püskürtüyorsun; hayır, alevi yutuyorsun yağmuru püskürtüyorsun. Takılma, yürüyorsun.
Sıçrıyorsun. Şimdi sıçra. Şimdi düş ve ateşe dokun.
Yağmuru çağırıyorsun. Çığlığını tutuyorsun, yürüyorsun. Islanıyorsun.
İstiyorsun ve vazgeçiyorsun. Dans ediyorsun. Yanıyorsun. Zıpla ve sözcükleri ödünç al.
Çığlıkları ödünç al. Senin oluncaya kadar… Sonra nefes al.
Şimdi tekrar, yavaş yavaş… Ateşinle yüzleş! Binlerce ünlemi at terkine, devam et. Soluğun yetmezmiş, gülersin buna!
Yürü yavaş yavaş, sonra koş.
Durakla ve atıl. Dinlen ve yorul! Yola koyul! Sert bir zemin…
Rahmin ritmi dediğin , belki yağmurun…
Her yan ıslak; far(z)k et ki koşa koşa ya da ağırdan alarak, dünyaya geliyorsun.