It-bag*

Bütün bir sabahı banyoda geçirdim. İpek bir keseyle vücudumu ovarak, hayal kurarak… Özlemler içinde… Dokunduğum her yerden deriler döküldü. Daha çok bastırdım. Banyodan çıktım ki, kapı çaldı. Berna’ymış gelen. Yan komşum. Hadi bir kahve yap da içelim, dedi teklifsizce. Şaşırmadım. Çocukları okula gönderip biraz oyalandıktan sonra her sabah on buçuk, on bir gibi gelir bana.
Hep aynı sakızlı kahveyi içeriz. Dolu dolu iki tatlı kaşığı, çok az şeker. Ben bıraktım, o bir de sigara tellendirir. Kocası yabancı bir şirketin satış sorumlusu; yakınır da yakınır ondan. Çok fazla Amerikan filmi seyrettiğinden olacak, adamın bir türlü olması gereken yerde olmadığından dem vurur. Çoğunlukla arzularımızdan konuşuruz.
Girişin loş ortamında otomatik adımlarla içeri yürürken, daha yüzüme bakmadan ilk Berna fark etti derimin yeşile çaldığını. “Sen… Bacakların yeşil görünüyor.”
Sabah güneşini alan oturma odasına geçtiğimizde hayretle yüzüme bakıp sonrasında saldırır gibi bornozumu sıyırdığında küçük bir çığlık attı. Derim pul pul serildi gözlerimizin önüne. Ellerime bakıp taş kesildim. Vücudumun bir kertenkele derisiyle kaplandığını anlamam için zooloji profesörü olmam gerekmiyordu. Çığlık atma sırası bana gelmişti ama sesim çıkmadı. Kesedendir, diyecektim; söyleyemedim. Berna’nın bana bakan gözleri kocaman oldu.
Öyle tuhaf bakıyordu ki kaçmak isteyerek yatak odasına koştum; Berna da peşimden… Aynada gördüğüm uzun saçlı timsah karşısında korkuyla bağırmak istediğimde çatallı dilimin ağzımın çevresinde dönmesi dışında bir hareket olmadı. Kendini gerisin geri giriş kapısına doğru atarken Berna bağırdı benim yerime. Arkasından kapı gürültüyle kapandı.
Aynadaki, bendim. Koca bir kertenkele-ben. Aynanın karşısında çakılıp kaldım. Hiçbir şey düşünemeden, öylece… Ne kadar süre geçti bilmiyorum; telefonumun sesiyle kendime geldim. Oğlumun servis şoförüydü arayan… Oğlan kapıda kalmış; evde kimse yok muymuş? Zili duymamışım. Aceleyle var, dedim, evdeyim. Yeniden konuşabildiğime şaşırdım. Aynı anda saatin beş buçuk olduğunu anladım ve oğlumu eve göndermelerini söylediğime pişman oldum. Güvenlikte beklesin demeliydim. Elim, kolum, pul pul… Dilim çatal… Korkmaz mı beni böyle görünce?
Sokak kapısının arkasına iyice saklanarak açtım kapıyı. Gözlerimi sımsıkı yumdum, nefesimi tuttum. Anne, neredesin diyerek hemen kapı arkasını yokladı oğlum. Niye burada duruyorsun ki, dedi. Yüzüme dehşetle değil, merakla bakıyordu: “Saklambaç mı oynuyoruz?” Bir oyunun içine girdiğini düşünerek gülümsüyordu. Kuşkuyla evet, diye kekeledim. Halinden tavrından, ortada bir tuhaflık olduğunu fark etmediği belliydi. Ayakkabılarının bağcıklarını çözerken, şimdi de ben saklanacağım o zaman, dedi. İyice emin olmak için, önce sarıl bana bakayım şöyle… Dememe kalmadan burnunu saçlarımın arasına gömmesi bir oldu. Derin bir oh çektim; göğsümdeki pullar kabardı. Verdiğim nefesle hepsi birbiri içine geçerek tekrar eski hallerine döndüler sonra.
Erdal’ın eve dönüş saatini bilir; sekiz buçuğa doğru Berna aradı. Telefona cevap veriyordum ki kocam girdi kapıdan. Sesimin yine çıkmayacağından korkarak sustum. Berna alo, deyip duruyordu. Erdal, neredeymiş benim karıcım, diye seslenirken; güçlükle buradayım lafı çıktı ağzımdan, her ikisine de yanıt olarak. Erdal, sen konuş anlamında eliyle işaret etti. Berna merakla ne durumdasın şimdi diye üsteliyordu. Bir cevap veremeden kapattım telefonu. Ama kocama hoş geldin, diyebildim hayret ederek. Oğlum ve Erdal ile konuşabiliyordum. Berna ile; hayır… Durumun tuhaflığı üzerinde düşünmeme fırsat bulamadan Erdal, ne oldu, canın mı sıkkın diye sordu. Tıpkı oğlum gibi, onun gözünde de dev bir kertenkele olarak görünmediğimi anlayınca biraz rahatladım.
“Evet, sabahtan beri yorgunum. Siz kendinize yiyecek bir şeyler ayarlayın; ben bu akşam erken yatacağım. ”
Yatak odasına çekildim. Bir ümitle aynanın karşısına geçtim: Uzun saçlı, dev bir kertenkeleydim hala. Çaresizce yatağa attım kendimi. Sabaha kadar süren uykusuzluğumun arasına, rüyasız ve rahatsız, kopuk uyku parçaları girdi yalnızca. Gün doğarken, saat on buçuğu, Berna’nın kahveye geleceği saati beklemeye koyuldum.
Berna saat tam dokuz buçukta çaldı kapıyı. Daha fazla dayanamamış; ne oldu kuzum sana böyle diye mırıldanıp durdu etrafımda hayretle dönerken. Sesim yine çıkmadı. Beni daha çok incelemek ve olanlar hakkında bir hüküm vermeyi görev sayarak yavaşça etrafımda gezinirken, sanki aklına çok parlak bir fikir, ani ve şaşırtıcı bir buluş gelmiş gibi aniden durarak çığlık attı. Beni pullarımla ilk kez fark ettiğinde attığı ürkmüş çığlıktan daha başka, daha çok bir sevinç çığlığı…
Kızım, dedi, sen “o” olmuşsun; “o çanta”! “Hani ikimizin de kocalarımızı ikna edip kolumuza takma planları yaptığımız bir “C”. Fiyatı on binlerin üstünde… Krokodil deri, zincirli; önünde “aşk mektuplarını saklamak için” fermuarlı bir gözü bulunan o muhteşem model… Onun yeşili işte!
Cevap veremedim. Ama merakla yanıma yöreme bakmaya devam ettim. Ortaya attığı fikre gelince… Biraz gururlandım açıkçası.
“Baksana karnındaki sezaryen kesiğine… O göz, işte “o göz”. Göğüs uçların; ondaki metal çıt-çıtlar… Bak itiraz yok, hemen Aylin’i arıyorum. Kalıbımı basarım, o da benim gördüğümü görecek.”
Düşünmeme fırsat bulamadan aradı Aylin’i. Hoş zaten düşünsem de konuşamıyordum ki!
Aylin’in gelmesi yarım saati buldu. O süre içinde Berna bana hayranlıkla bakmaktan, orama burama dokunmaktan kendini alamadı. Konuşamıyordum ama sanki çok özel bir hikayeden, ulaşılması imkansız bir hayalden bahsediyordum Berna’ya. O da, gözlerini devirerek, zaman zaman başıyla onaylayarak anlattığım hikayeyi büyülenmiş gibi dinliyordu. Ancak zil çaldığında ayırabildi hülyalı bakışlarını üzerimden.
Aylin’in ilk şaşkınlığını ancak, artık bana bakmakta tecrübe kazanmış Berna yatıştırabilirdi. Öyle de oldu. Aylin büyük bir ciddiyetle Berna’nın söylediklerini dinledi. Ben tepkisini heyecanla beklerken o hayranlıkla karışık saygılı bakışlarını üzerime yönelttiğinde ikna olduğunu anladım.
Huşu içinde bana baktılar, baktılar… Bu çanta, etrafında her sezon büyülü masallar yaratılan bir parça olduğundan, kendim de bu hikayeleri her sezon takip ettiğimden, bana bakmalarından, kollarımı kaldırıp koltukaltlarımı yoklamalarından; kıvrımlarımın, girinti ve tümseklerimin üzerinde ellerini gezdirip dikiş izlerinin kusursuzluğunu, aksesuarlarımın mükemmelliğini duyumsamalarından hiç rahatsızlık hissetmedim. Bir efsaneye dokunuyorlardı. Bütün bir mevsim takip edilen “parçayı” en sonunda elinde hissetmenin hazzını çok iyi bildiğimden onlara izin veriyordum. O gün de, ancak oğlumun dönüş saati geldiğinde kopabildik dalgınlığımızdan.
Sonrasında her gün geldiler. Kahve saatlerimiz birden bire olağanüstü bir deneyime dönüştü. Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra ailemle günlük hayatımı normal koşullar altında sürdürebildim ama sabah ayinlerimize bir iki kişi dışında çok fazla kadının katılmasına izin vermedik. En fazla beş kişi… Bir de… Uykularım bozuldu. Ama önemli değil.
Gerçekte yalnızca dirsekte taşıyacakları, en fazla masa üstüne koyup başkalarının seyrine sunacakları “o çanta”dan fazlası olduğumu hissediyordum. Bana yavaşça sokulup sarılabiliyorlar, ninniye benzer mırıltılar eşliğinde benimle dans edip, beni öpebiliyorlardı da… O pütürlü ikonik derim, ellerinin dokunuşlarıyla dalgalandıkça; okşamalar her birimizi anlaşılması güç, derin ve taşkın zevklerin ortasında bıraktı. Dilimin ve bedenimin “o çanta” tarafından ele geçirilmesinden hiç rahatsızlık duymuyordum. Konuşamıyordum ama sanki hayatımda ilk kez, gerçekten seviliyordum.
Bazen dakikalarca tek sözcük etmeden bana sadece bakarlardı. Uzun iç geçirişlerden sonra dünyadaki bütün maceraları yaşamış gibi yorgun düşerek, ancak bir bardak su istemeye güçleri kalırdı. O zaman hayatın anlamının benim çevremde bir yerlerde gizlendiğinden iyice emin olup göğsümü kabartırdım. Pulların şakırtısını yalnızca ben mi duyardım? Onlara istedikleri suyu getirirken, bakışlarının benim üstümde gezinmeye devam ettiğinden emin olarak, içten gelen bir tevazuyla başımı hafifçe eğerdim. Çevremizde dönen hikaye, hepimizi günler boyu sarhoş etmeye devam etti. Belki de yalnızca beni… Biz bize idik ve erkeklerin, çatlasalar anlamayacakları bir haz adasında yüzüyorduk.
Bir gün hiç beklemediğimiz; yine de ister istemez, zihnimizin gerisinde olabileceğini tahmin etmekten geri duramadığımız bir şey oldu. Aylin kahve saatlerimizden birine, dirseğinde “benim siyah bir modelimle” çıkageldi. Kızdık; çığlık attık. Bizi sattığı için öfkeyle azarladık. Yüklendikçe yüklendik. Neden? Nasıl?
Aylin’e göre nedeni basitti. Kocasıyla zaten ayda bir, o da naz niyazla gerçekleştirdiği birleşmeleri sekteye uğrayınca, adam bozulmaya başlamış: üstelik Aylin’in göğüslerini toparlatalı daha beş ay oldu. Aylin bu kez de “o çanta”yı sürmüş öne. Hiçbir art niyet olmadan gelmiş aklına. Vallahi. Sevgilisiyle arası bozuk mudur nedir, adam da çantayı almaya söz vermiş ve almış da… Ne yapsın?
İhanete uğramıştık. Aşağılanmıştık. Bir tek ben değil, geride kalan herkes böyle hissediyordu, eminim. Ama aradan on dakika geçince emin olamamaya başladım. Arkadaşlarımın bakışları, Aylin’in çay masasına hiç önem vermiyormuş gibi şımarıkça ama yine de gizleyemediği bir gururla bıraktığı çantaya kilitlenmiş, süzülerek; onun anlatmaya başladığı hikayeye odaklanmıştı.
“Yeni olana” ilgimi hatırladım ister istemez. Hayatımın, beni başkalarından ayıracağını düşündüğüm her ayrıntısını düşünmeye çalıştığımda, zihnim eşya doldu. Savaşacak güç bulamadım. Pul pul derime bakarak içten içe hak verdim onlara. Engel olamadım; gittiler.
Banyo zamanlarım daha uzun ve sancılı geçiyor artık. Monogram baskılı bir eşarp olmak, saatlerimi alıyor. Üstelik her yer onun ucuz taklitleriyle dolu. Ayakkabı, pardösü, eldiven… Kısa, kesik, anlık ve kof heyecanlar… Derim gittikçe incelirken önünden geçtiğim aynalar, karşılarında yansıyan nesneleri gösteriyor yalnızca. Kendi belleğimde ise, bir kertenkele gölgesinin soluk anısı.

  *  “o çanta”

Advertisements