It-bag*

Bütün bir sabahı banyoda geçirdim. İpek bir keseyle vücudumu ovarak, hayal kurarak… Özlemler içinde… Dokunduğum her yerden deriler döküldü. Daha çok bastırdım. Banyodan çıktım ki, kapı çaldı. Berna’ymış gelen. Yan komşum. Hadi bir kahve yap da içelim, dedi teklifsizce. Şaşırmadım. Çocukları okula gönderip biraz oyalandıktan sonra her sabah on buçuk, on bir gibi gelir bana.
Hep aynı sakızlı kahveyi içeriz. Dolu dolu iki tatlı kaşığı, çok az şeker. Ben bıraktım, o bir de sigara tellendirir. Kocası yabancı bir şirketin satış sorumlusu; yakınır da yakınır ondan. Çok fazla Amerikan filmi seyrettiğinden olacak, adamın bir türlü olması gereken yerde olmadığından dem vurur. Çoğunlukla arzularımızdan konuşuruz.
Girişin loş ortamında otomatik adımlarla içeri yürürken, daha yüzüme bakmadan ilk Berna fark etti derimin yeşile çaldığını. “Sen… Bacakların yeşil görünüyor.”
Sabah güneşini alan oturma odasına geçtiğimizde hayretle yüzüme bakıp sonrasında saldırır gibi bornozumu sıyırdığında küçük bir çığlık attı. Derim pul pul serildi gözlerimizin önüne. Ellerime bakıp taş kesildim. Vücudumun bir kertenkele derisiyle kaplandığını anlamam için zooloji profesörü olmam gerekmiyordu. Çığlık atma sırası bana gelmişti ama sesim çıkmadı. Kesedendir, diyecektim; söyleyemedim. Berna’nın bana bakan gözleri kocaman oldu.
Öyle tuhaf bakıyordu ki kaçmak isteyerek yatak odasına koştum; Berna da peşimden… Aynada gördüğüm uzun saçlı timsah karşısında korkuyla bağırmak istediğimde çatallı dilimin ağzımın çevresinde dönmesi dışında bir hareket olmadı. Kendini gerisin geri giriş kapısına doğru atarken Berna bağırdı benim yerime. Arkasından kapı gürültüyle kapandı.
Aynadaki, bendim. Koca bir kertenkele-ben. Aynanın karşısında çakılıp kaldım. Hiçbir şey düşünemeden, öylece… Ne kadar süre geçti bilmiyorum; telefonumun sesiyle kendime geldim. Oğlumun servis şoförüydü arayan… Oğlan kapıda kalmış; evde kimse yok muymuş? Zili duymamışım. Aceleyle var, dedim, evdeyim. Yeniden konuşabildiğime şaşırdım. Aynı anda saatin beş buçuk olduğunu anladım ve oğlumu eve göndermelerini söylediğime pişman oldum. Güvenlikte beklesin demeliydim. Elim, kolum, pul pul… Dilim çatal… Korkmaz mı beni böyle görünce?
Sokak kapısının arkasına iyice saklanarak açtım kapıyı. Gözlerimi sımsıkı yumdum, nefesimi tuttum. Anne, neredesin diyerek hemen kapı arkasını yokladı oğlum. Niye burada duruyorsun ki, dedi. Yüzüme dehşetle değil, merakla bakıyordu: “Saklambaç mı oynuyoruz?” Bir oyunun içine girdiğini düşünerek gülümsüyordu. Kuşkuyla evet, diye kekeledim. Halinden tavrından, ortada bir tuhaflık olduğunu fark etmediği belliydi. Ayakkabılarının bağcıklarını çözerken, şimdi de ben saklanacağım o zaman, dedi. İyice emin olmak için, önce sarıl bana bakayım şöyle… Dememe kalmadan burnunu saçlarımın arasına gömmesi bir oldu. Derin bir oh çektim; göğsümdeki pullar kabardı. Verdiğim nefesle hepsi birbiri içine geçerek tekrar eski hallerine döndüler sonra.
Erdal’ın eve dönüş saatini bilir; sekiz buçuğa doğru Berna aradı. Telefona cevap veriyordum ki kocam girdi kapıdan. Sesimin yine çıkmayacağından korkarak sustum. Berna alo, deyip duruyordu. Erdal, neredeymiş benim karıcım, diye seslenirken; güçlükle buradayım lafı çıktı ağzımdan, her ikisine de yanıt olarak. Erdal, sen konuş anlamında eliyle işaret etti. Berna merakla ne durumdasın şimdi diye üsteliyordu. Bir cevap veremeden kapattım telefonu. Ama kocama hoş geldin, diyebildim hayret ederek. Oğlum ve Erdal ile konuşabiliyordum. Berna ile; hayır… Durumun tuhaflığı üzerinde düşünmeme fırsat bulamadan Erdal, ne oldu, canın mı sıkkın diye sordu. Tıpkı oğlum gibi, onun gözünde de dev bir kertenkele olarak görünmediğimi anlayınca biraz rahatladım.
“Evet, sabahtan beri yorgunum. Siz kendinize yiyecek bir şeyler ayarlayın; ben bu akşam erken yatacağım. ”
Yatak odasına çekildim. Bir ümitle aynanın karşısına geçtim: Uzun saçlı, dev bir kertenkeleydim hala. Çaresizce yatağa attım kendimi. Sabaha kadar süren uykusuzluğumun arasına, rüyasız ve rahatsız, kopuk uyku parçaları girdi yalnızca. Gün doğarken, saat on buçuğu, Berna’nın kahveye geleceği saati beklemeye koyuldum.
Berna saat tam dokuz buçukta çaldı kapıyı. Daha fazla dayanamamış; ne oldu kuzum sana böyle diye mırıldanıp durdu etrafımda hayretle dönerken. Sesim yine çıkmadı. Beni daha çok incelemek ve olanlar hakkında bir hüküm vermeyi görev sayarak yavaşça etrafımda gezinirken, sanki aklına çok parlak bir fikir, ani ve şaşırtıcı bir buluş gelmiş gibi aniden durarak çığlık attı. Beni pullarımla ilk kez fark ettiğinde attığı ürkmüş çığlıktan daha başka, daha çok bir sevinç çığlığı…
Kızım, dedi, sen “o” olmuşsun; “o çanta”! “Hani ikimizin de kocalarımızı ikna edip kolumuza takma planları yaptığımız bir “C”. Fiyatı on binlerin üstünde… Krokodil deri, zincirli; önünde “aşk mektuplarını saklamak için” fermuarlı bir gözü bulunan o muhteşem model… Onun yeşili işte!
Cevap veremedim. Ama merakla yanıma yöreme bakmaya devam ettim. Ortaya attığı fikre gelince… Biraz gururlandım açıkçası.
“Baksana karnındaki sezaryen kesiğine… O göz, işte “o göz”. Göğüs uçların; ondaki metal çıt-çıtlar… Bak itiraz yok, hemen Aylin’i arıyorum. Kalıbımı basarım, o da benim gördüğümü görecek.”
Düşünmeme fırsat bulamadan aradı Aylin’i. Hoş zaten düşünsem de konuşamıyordum ki!
Aylin’in gelmesi yarım saati buldu. O süre içinde Berna bana hayranlıkla bakmaktan, orama burama dokunmaktan kendini alamadı. Konuşamıyordum ama sanki çok özel bir hikayeden, ulaşılması imkansız bir hayalden bahsediyordum Berna’ya. O da, gözlerini devirerek, zaman zaman başıyla onaylayarak anlattığım hikayeyi büyülenmiş gibi dinliyordu. Ancak zil çaldığında ayırabildi hülyalı bakışlarını üzerimden.
Aylin’in ilk şaşkınlığını ancak, artık bana bakmakta tecrübe kazanmış Berna yatıştırabilirdi. Öyle de oldu. Aylin büyük bir ciddiyetle Berna’nın söylediklerini dinledi. Ben tepkisini heyecanla beklerken o hayranlıkla karışık saygılı bakışlarını üzerime yönelttiğinde ikna olduğunu anladım.
Huşu içinde bana baktılar, baktılar… Bu çanta, etrafında her sezon büyülü masallar yaratılan bir parça olduğundan, kendim de bu hikayeleri her sezon takip ettiğimden, bana bakmalarından, kollarımı kaldırıp koltukaltlarımı yoklamalarından; kıvrımlarımın, girinti ve tümseklerimin üzerinde ellerini gezdirip dikiş izlerinin kusursuzluğunu, aksesuarlarımın mükemmelliğini duyumsamalarından hiç rahatsızlık hissetmedim. Bir efsaneye dokunuyorlardı. Bütün bir mevsim takip edilen “parçayı” en sonunda elinde hissetmenin hazzını çok iyi bildiğimden onlara izin veriyordum. O gün de, ancak oğlumun dönüş saati geldiğinde kopabildik dalgınlığımızdan.
Sonrasında her gün geldiler. Kahve saatlerimiz birden bire olağanüstü bir deneyime dönüştü. Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra ailemle günlük hayatımı normal koşullar altında sürdürebildim ama sabah ayinlerimize bir iki kişi dışında çok fazla kadının katılmasına izin vermedik. En fazla beş kişi… Bir de… Uykularım bozuldu. Ama önemli değil.
Gerçekte yalnızca dirsekte taşıyacakları, en fazla masa üstüne koyup başkalarının seyrine sunacakları “o çanta”dan fazlası olduğumu hissediyordum. Bana yavaşça sokulup sarılabiliyorlar, ninniye benzer mırıltılar eşliğinde benimle dans edip, beni öpebiliyorlardı da… O pütürlü ikonik derim, ellerinin dokunuşlarıyla dalgalandıkça; okşamalar her birimizi anlaşılması güç, derin ve taşkın zevklerin ortasında bıraktı. Dilimin ve bedenimin “o çanta” tarafından ele geçirilmesinden hiç rahatsızlık duymuyordum. Konuşamıyordum ama sanki hayatımda ilk kez, gerçekten seviliyordum.
Bazen dakikalarca tek sözcük etmeden bana sadece bakarlardı. Uzun iç geçirişlerden sonra dünyadaki bütün maceraları yaşamış gibi yorgun düşerek, ancak bir bardak su istemeye güçleri kalırdı. O zaman hayatın anlamının benim çevremde bir yerlerde gizlendiğinden iyice emin olup göğsümü kabartırdım. Pulların şakırtısını yalnızca ben mi duyardım? Onlara istedikleri suyu getirirken, bakışlarının benim üstümde gezinmeye devam ettiğinden emin olarak, içten gelen bir tevazuyla başımı hafifçe eğerdim. Çevremizde dönen hikaye, hepimizi günler boyu sarhoş etmeye devam etti. Belki de yalnızca beni… Biz bize idik ve erkeklerin, çatlasalar anlamayacakları bir haz adasında yüzüyorduk.
Bir gün hiç beklemediğimiz; yine de ister istemez, zihnimizin gerisinde olabileceğini tahmin etmekten geri duramadığımız bir şey oldu. Aylin kahve saatlerimizden birine, dirseğinde “benim siyah bir modelimle” çıkageldi. Kızdık; çığlık attık. Bizi sattığı için öfkeyle azarladık. Yüklendikçe yüklendik. Neden? Nasıl?
Aylin’e göre nedeni basitti. Kocasıyla zaten ayda bir, o da naz niyazla gerçekleştirdiği birleşmeleri sekteye uğrayınca, adam bozulmaya başlamış: üstelik Aylin’in göğüslerini toparlatalı daha beş ay oldu. Aylin bu kez de “o çanta”yı sürmüş öne. Hiçbir art niyet olmadan gelmiş aklına. Vallahi. Sevgilisiyle arası bozuk mudur nedir, adam da çantayı almaya söz vermiş ve almış da… Ne yapsın?
İhanete uğramıştık. Aşağılanmıştık. Bir tek ben değil, geride kalan herkes böyle hissediyordu, eminim. Ama aradan on dakika geçince emin olamamaya başladım. Arkadaşlarımın bakışları, Aylin’in çay masasına hiç önem vermiyormuş gibi şımarıkça ama yine de gizleyemediği bir gururla bıraktığı çantaya kilitlenmiş, süzülerek; onun anlatmaya başladığı hikayeye odaklanmıştı.
“Yeni olana” ilgimi hatırladım ister istemez. Hayatımın, beni başkalarından ayıracağını düşündüğüm her ayrıntısını düşünmeye çalıştığımda, zihnim eşya doldu. Savaşacak güç bulamadım. Pul pul derime bakarak içten içe hak verdim onlara. Engel olamadım; gittiler.
Banyo zamanlarım daha uzun ve sancılı geçiyor artık. Monogram baskılı bir eşarp olmak, saatlerimi alıyor. Üstelik her yer onun ucuz taklitleriyle dolu. Ayakkabı, pardösü, eldiven… Kısa, kesik, anlık ve kof heyecanlar… Derim gittikçe incelirken önünden geçtiğim aynalar, karşılarında yansıyan nesneleri gösteriyor yalnızca. Kendi belleğimde ise, bir kertenkele gölgesinin soluk anısı.

  *  “o çanta”

Advertisements

Öykü- Yara

Gözümü açmaya çalıştığımda fısıltılar birden bire kesildi. Kirpiklerim, korkunç bir rüyanın düğümüyle birbirine geçmiş gibiydi. Fısıltıların kaynağını bulmak merakıyla göz kapaklarımı aralamaya uğraşırken usulca konuşmaya başlayan amcamın sesini seçtim.
“Uyanıyor. Çekilin etrafından. Serpil, nasılsın çocuğum?”
“Bilmiyorum.”
Bitkin olmama rağmen bu yanıtı nasıl bu kadar çabuk ve net verebildiğime şaşırdım. Üstelik doğruydu. Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum.
Polis, dedi galiba annem. “Polise haber verelim. Ya kurşun yarası olmalı bu ya da bıçak… Yoksa bu kadar kan…”
Turuncu gömleğim, sanki gelişi güzel bir fırçanın darbesiyle yer yer daha koyu bir renge bulanmış; desensiz, pamuklu düz kumaş alacalı bir motifle yeniden, bambaşka bir gömlek gibi canlanmıştı. Hemen yanı başımdaki tahta iskemlenin üstünde, öyle üstümden çıkarıldığı gibi ters yüz olarak durup duruyordu. Gözümü ondan alamadım bir süre.
Belki benim kanım değildir?
Gömleğime sabitlenen bakışlarımı çevreye yöneltmem zaman aldı. Endişeli yüzleri tanıdım sonra. Annem, amcam, halam, ablam, babam… Bir iki komşuyu güçlükle çıkardım. Neden sonra eşya da tanıdık gelmeye başladı. Yattığım yatak, babaannemin, kireç beyazı duvarda bordo renkli kılıfında asılı mushafı… Kapının dışında bir asma çardak, çardağın altında mavi boyalı bir masa olmalıydı. Masanın etrafında, tıpkı başucumdaki gibi mavi, tahtadan iskemleler vardı mutlaka. İçerde yatakların bulunduğu üç oda, arka bahçeye açılan bir mutfak; musluklu, uzun silindir bakır kazan ve mermer kurnayla banyoya çevrilmiş dördüncü odasıyla, büyük dedemin bağ eviydi burası. Bu kan da, benim olmalıydı.
“Ne oldu, nasıl? Hatırlıyor musun?” Ağır ağır, şefkatle konuşan annemdi. Onun sorusu üzerine babamın bakışları, her sözcüğü bir dedektif gibi analiz etmek istercesine dudaklarıma kenetlenmişti. Bense ağzımı açmak yerine istem dışı bir hareketle sol elimi, kalbimin hemen altına götürdüm. Oralarda bir yerde mutlaka bir sargı bezi olmalıydı. Yaramın nerede olduğunu anlamaya çalıştığımı fark ettiklerinden dehşete kapılarak tüm oda ağız birliği etmişçesine “hayır, hayır” diye bağrıştı; “yaran, dizinde.” Dehşete kapılmışlardı çünkü daha yaramın nerede olduğunu bile bilmiyordum. Bu durumda başıma geleni bilmem ve anlatmam da imkansız görünmüştü onlara herhalde.
“Peki gömleğimdeki kan?”
“Seni getirdiklerinde, tostoparlaktın. Dizlerin bükük, kolların ayak bileklerinde sımsıkı; kenetliydin. Tıpkı bir cenin gibi… Dizindeki kan bulaşmış gömleğine.” “ Dinlensin biraz daha” diye sürdürdü ablam. “Kendine geldi ya, bu bile yeter.” Topluluk odadan dışarı yönelmişken annem hala polis, diyordu. “Tamam, ta Köprülü Kanyon’dan buraya kadar getirdiler sağ olsunlar ama, kim yaraladı böyle kızımı?” Sonra kapının ince bir iniltiyle kapanan sesi…

Doğru ya evet, Köprülü Kanyon… Bir eski, üç yeni arkadaş, bir de ben Köprülü Kanyon’da kamp yapıyorduk kendimi bağ evindeki mavi beyaz pike serili yatakta bulmadan az evvel.
Üç kız, iki erkek. Yürüyüşün ikinci günüydü. Yükseklik korkumu yendiğimi sanıp, yanımızda yöremizde yeşil yaprak arayarak zıplayan keçi yavruları gibi seke seke tırmanıyordum vadinin kayalıklarına. Sonra… Nasıl olduysa kopmuşum gruptan. Yakınlarımda, belki biraz aşağıda belki de biraz yukarıda, yaprak hışırtılarına ve kanyondan gelen köpürtülü su sesine karışıyordu sesleri. Gülüşüp konuşuyorlar, şakalaşıyorlar, hatta arada hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı.
Yokluğum arkadaşlarımın umrunda bile değildi. Güçlü sesleriyle şarkılarını sürdürdüler. Bir süre adımı seslenmelerini, beni arayıp çağırmalarını boşuna bekledim. Öfkeyle, Manavgat’taki bağ evine koşarak gitmeyi istedim. Tırmandığım kayanın dibinde çakılıp kaldım sonra. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Ama bana ne olduğunu hala tam olarak anlayamıyorum.
Kapı hafifçe tıkırdadı. Herkesi odadan dışarı süren ablam önce kapıdan başını uzattı sonra da odadan içeri iki geniş adım attı.
“Girebilir miyim?”
“Girdin bile”
“Dizine ne oldu gerçekten? Çocukluğumuzda olanlar oyun gibiydi, biliyorsun; eğitimimizin bir parçasıydı. Zararsız ve masum… Hatta zekice diyorum. Ben çok faydasını gördüm. Diğer kuzenlerimiz de… Oysa senin dizin şimdi…”
“Ben bir yararını görmedim. Belki de şimdi gerçekten topal kalacağım. Belki de bunu istiyorum. Küçükken sporda, derste, her nerede zorlansak bir bacağımız alınırdı elimizden. Bunun nesi masum?
“Herhangi bir uzvunu kaybetmiş insanlar daha hırslı, daha kararlı olmaz mı? Dünyada çok örneği var. hem biz yine de şanslıydık, hatırlasana! Halam, kuzenimizin iki gözünü birden kapattırırdı matematikten orta not aldığında. Zavallı bütün problemleri, annesinin okuduğu kadarıyla anlamaya ve akıldan çözmeye uğraşırdı. Hem fena mı oldu? Eminim çok usta bir cerrah olacak okulu bitirdiğinde. Çok başarılı, çok zengin… Bizimse sadece sağ bacağımız aksatılırdı mahsusçuktan.”
“Evet, sende de başarılı oldular. Okulu birincilikle bitirip, üniversiteye de birinci sırada kaydoldun.”
“Canım, sana da aynısı oldu ya işte.”
“Ne aynısı? Ne birinci ne de ikinciydim. Ortalarda bir yerde kaldım hep. Hitit Dili’ne girebildim ancak.”
“İyi de sevmedin mi bu bölümü sonradan? Kendin söylüyorsun ya ne kadar mutlu olduğunu…”
“Ben, mutlu değilim hiç!”
“Ağlama ama! Ağlayıp sızlanmak bizim aileye yakışmaz biliyorsun. Madem ne olduğunu anlatmayacaksın, gidiyorum ben.”
Kendimi bildim bileli yazları, baba tarafımla, dedemin bağ evinde toplandık. Bazen teyzemlerle, dayım da civar evlerden birini kiraladığında hep birlikte, onların deyimiyle, anne tarafımla baba tarafım, geniş bir aile olmanın tadını çıkardık. Birbirini tam bulmuş ailelerdi gerçekten. Disiplin anlayışları, dünya görüşleri… Birbirleri için biçilmiş kaftanlardı. Biz kuzenler her yaz aynı çardakta, bir uzvumuz mahsusçuktan yok sayılmış olarak buluştuk ve bunu hiç yadırgamadık. Amcamın kızı bir yaz sağ kolu, bir yaz sol kolu iptal edilmiş olarak katılırdı aramıza. O yemek yerken zorlandığında, büyükler keyifle bıyık altından gülümser, yaptıklarından bir an bile kuşkuya düşmezlerdi. Of!
Annem girdi içeri. Kapıyı hafifçe tıklattığında düşüncelerimden sıyrıldım. Aslında sıyrılamadım. Kadife eldiveninin içindeki demir yumruğu aklıma gelince titrer gibi oldum hatta.
Yine, polis diyecek oldu. Az önceki gözyaşlarımı fark etmesinden çekinerek başımı hızla hayır anlamında iki yana salladım.
“Biz arkadaşlarımızla tatil yaptığımızda eve neşeyle dönerdik. İnsan arkadaşlarını tatilde daha iyi tanır. Küçük hesaplaşmalar, anlaşmazlıklar, birbirini didiklemeler de olur tabii. Mesele bütün savaşlardan galip çıkabilmekte… Baban, ben… Biliyorsun, kimse sırtımızı yere getiremez! Ama görüyorum ki sen tuş olmuşsun. Birileri… Yani arkadaşım dediklerin… Fena hırpalamış seni.”
“Hayır, öyle değil. Yani doğru değil bu!”
“Doğrusu ne o zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmezsin? Bir sinek gibi ezmişler işte seni. Haşatın çıkmış. Uyuz bir tespih böceği gibi döndün eve. Bu hale gelmene neyin sebep olduğunu bile bilmiyorsun. Kimsin sen Allah aşkına! Bizim kızımız olamayacağın ortada! Ne bu dizinin hali? Söyle hangi Allahın cezası silahla geldin bu duruma?”
Onun yükselen sesini, vurulan kapının şiddeti bastırdı. İçerden bir yanıt beklemeksizin, aynı kadro; babam, halam, amcam ve ablam girdi içeri. Bir fırtınanın yakın olduğunu sezen komşular kısa yoldan savuşmuşlardı. Her yaz değişik bir arazla, bağ evinde zapt u rapt altına alınan çocukların hikayesini ayrıntılarıyla bilmeseler de bunca yıldır ortada bir tuhaflık olduğunu fark etmemeleri imkansızdı. Yine de onların gözünde çocukları asla tökezlemeyen mükemmel bir aileydik son kertede. Her biri okumuş, gün görmüş; İstanbul’dan, yüksek insanlar! Ne yaptıklarını bilmeyecek değiller a!
İşte o ailenin korkunç bakışları beni süzüyor şimdi. Bu bakışlar küçümsüyor, eleştiriyor, bir an acıyacak olsa da hemen kızgınlığa dönüyor; öfkeyle karışık utanca kayacakken dikleşiyor, son anda verdiği zayıflık yargısıyla da tiksintide karar kılıyor.
Doktor olan babam, yaraya baktım dedi sertçe. “Yapılan ilk müdahaleyi iyice inceledim. Kurşun yarasına benzemiyor; dolayısıyla kurşun falan çıkarılmış değil tabii ki. Düzensiz kesiler de var ama bıçak demek zor; dokulardaki tahribata bakılacak olursa, sert, yer yer keskin, ağır, şekilsiz bir cisimle ezilmiş sanki.”
Amcam, seni getiren arkadaşların çok endişeliydi, dedi. “Öyle suçluymuş gibi bir havaları da yoktu. Ama güçlü çocuklarmış hepsi de; yapılması gereken her şeyi sırasınca yapmışlar. Dizi, bir çubukla hareket etmeyecek şekilde sabitlemek… Yürümen için dönüşümlü olarak omuz vermek… Manavgat’a sağlık ocağına ulaştırmak… Pansuman, ağrı kesici, sakinleştirici… Bu arada bizi durumdan haberdar etmek… Tek sen haberdar değilsin olan bitenden. Dur ama hakkını yemeyelim; en azından kamp yapacağın arkadaşları seçmeyi becerebilmişsin. Dolayısıyla polise falan gerek yok. Biz konuştuk aramızda ve bu konuda ikna olduk. Şimdi kendi durumunla ilgili olarak sen bizi ikna edeceksin yavrucuğum.”
Düştüm, dedim korkuyla. “O kadar yükseğe çıktığımı fark etmemişim. Gruptan koptum ve o telaşla düştüm.”
Annem, olmadı işte, dedi. “Gruptan kopmayacaksın bir kere. Herkes ne yapıyorsa bir fazlasını, hatta daha iyisini; hem de öyle şimşekleri falan üstüne çekercesine değil; ustalıkla yapacaksın. Doğal liderleriz biz. Bunu da hiç anlayamadın sen. Bütün kuzenlerin neşeyle topallarken ve bunun üstesinden kolayca gelebilirken; kızarır bozarır, somurtup otururdun. Oyun gibi düşün yavrucuğum, bu kadar. Sen bunun basit bir oyun olduğunu bile anlayamadın. Hayat acımasız bir yarış; biz bunun bilincinde büyüttük sizi.”
Kendiyle gurur duyuyordu. Hepsi de kendisiyle gurur duyuyordu o anda.
Halam araya girdi. “Düşmüş olacağın hiç mantıklı gelmiyor bana kızım. Sen ne dersen de, toplasan elli kilo ağırlıkla dizinde böyle derin yarıklar oluşması mümkün değil. Morluklar ve kesikler kemiğine dayanmış baksana.”
Hepsi başıyla onayladı aynı anda. Söz birliklerinin, gizli ittifaklarının sonu gelmezdi, işte bunu çok iyi biliyordum. Söyleyecek başka söz bulamadım.
Arkadaşlarım çığlık çığlığa dizime indirdiğim kanlı taştan bahsetmiş olabilirler mi? Hem bahsetmeseler bile…
İşte o an bana ne olduğunu kavrar gibi oldum.
“Şimdi biraz uyuyacaksın kızım” dedi babam. Sesi buz gibiydi. “Belki biraz daha dinlenirsen olanı biteni daha iyi hatırlarsın. Zira görünen o ki, bundan böyle ayağın hep topallayacak.” Gözdağını anlamazdan gelmeye çalıştım. Sessizce, bir örnek adımlarla çıktılar odadan.
Uyku sözcüğüyle birlikte, altıncı kattan düşüp, kuyruğu kesilmek zorunda kalınan kedimi hatırladım o anda. Kesik kuyruğuyla pek ala yaşayıp gidiyordu. Gözlerimden yaşlar boşandı. “Uyutmaktan başka çare yok.” Aile meclisinin kararıydı bu ve mutlaka uyulmalıydı. Tüm bu uğraşların temelinde, o herkese öyle ulu orta, sulu zırtlak gösterilmesine gerek duyulmayan – gerek duymadığımız, böyle derlerdi- gerçek ve katıksız sevgi yatıyordu.
Bu sevgiyi düşününce yeniden panikledim. Beni de sonsuza dek uyutamazlardı ya! Korkum çabuk geçti.
Kuşkusuz silahı ve bana bunu kimin yaptığını hiç vazgeçmeksizin soracaklardı durmadan. İstedikleri cevabı alıncaya kadar da ısrar edeceklerdi. Taş gibiydiler, kaya gibi sert, sivri ve inatçıydılar. Uykuya dalarken karar verdim. Dizimi kendim paralamıştım evet ama bunu asla itiraf etmeyecek, gerçek silahı ve failleri topal bacağımla daima işaret edecektim. Bunu bilecek, başarısızlıklarının kokusunu alacak, öfkeden çıldıracak ama ellerinden bir şey gelmeyecekti.
Hitit dilini sevdiğim gibi, topal bacaklı halimi de severdim. Kendi hakkımda, yirmi bir yaşında da olsam bir karar vermek iyi gelmişti. Yaram hiç acımıyordu artık. Sağ elimi tam yüreğimin üstüne bastırdım; her şeye rağmen o da hala yerinde. İntikam duygusuyla biraz soğuk ama taştan çok, kanat çırpan bir kelebeğe benziyor. Yine de hiç ummadığım bir zamanda kelebeğin taşa dönüşmesi, an meselesi… Bunu yaramdan biliyorum artık.