It-bag*

Bütün bir sabahı banyoda geçirdim. İpek bir keseyle vücudumu ovarak, hayal kurarak… Özlemler içinde… Dokunduğum her yerden deriler döküldü. Daha çok bastırdım. Banyodan çıktım ki, kapı çaldı. Berna’ymış gelen. Yan komşum. Hadi bir kahve yap da içelim, dedi teklifsizce. Şaşırmadım. Çocukları okula gönderip biraz oyalandıktan sonra her sabah on buçuk, on bir gibi gelir bana.
Hep aynı sakızlı kahveyi içeriz. Dolu dolu iki tatlı kaşığı, çok az şeker. Ben bıraktım, o bir de sigara tellendirir. Kocası yabancı bir şirketin satış sorumlusu; yakınır da yakınır ondan. Çok fazla Amerikan filmi seyrettiğinden olacak, adamın bir türlü olması gereken yerde olmadığından dem vurur. Çoğunlukla arzularımızdan konuşuruz.
Girişin loş ortamında otomatik adımlarla içeri yürürken, daha yüzüme bakmadan ilk Berna fark etti derimin yeşile çaldığını. “Sen… Bacakların yeşil görünüyor.”
Sabah güneşini alan oturma odasına geçtiğimizde hayretle yüzüme bakıp sonrasında saldırır gibi bornozumu sıyırdığında küçük bir çığlık attı. Derim pul pul serildi gözlerimizin önüne. Ellerime bakıp taş kesildim. Vücudumun bir kertenkele derisiyle kaplandığını anlamam için zooloji profesörü olmam gerekmiyordu. Çığlık atma sırası bana gelmişti ama sesim çıkmadı. Kesedendir, diyecektim; söyleyemedim. Berna’nın bana bakan gözleri kocaman oldu.
Öyle tuhaf bakıyordu ki kaçmak isteyerek yatak odasına koştum; Berna da peşimden… Aynada gördüğüm uzun saçlı timsah karşısında korkuyla bağırmak istediğimde çatallı dilimin ağzımın çevresinde dönmesi dışında bir hareket olmadı. Kendini gerisin geri giriş kapısına doğru atarken Berna bağırdı benim yerime. Arkasından kapı gürültüyle kapandı.
Aynadaki, bendim. Koca bir kertenkele-ben. Aynanın karşısında çakılıp kaldım. Hiçbir şey düşünemeden, öylece… Ne kadar süre geçti bilmiyorum; telefonumun sesiyle kendime geldim. Oğlumun servis şoförüydü arayan… Oğlan kapıda kalmış; evde kimse yok muymuş? Zili duymamışım. Aceleyle var, dedim, evdeyim. Yeniden konuşabildiğime şaşırdım. Aynı anda saatin beş buçuk olduğunu anladım ve oğlumu eve göndermelerini söylediğime pişman oldum. Güvenlikte beklesin demeliydim. Elim, kolum, pul pul… Dilim çatal… Korkmaz mı beni böyle görünce?
Sokak kapısının arkasına iyice saklanarak açtım kapıyı. Gözlerimi sımsıkı yumdum, nefesimi tuttum. Anne, neredesin diyerek hemen kapı arkasını yokladı oğlum. Niye burada duruyorsun ki, dedi. Yüzüme dehşetle değil, merakla bakıyordu: “Saklambaç mı oynuyoruz?” Bir oyunun içine girdiğini düşünerek gülümsüyordu. Kuşkuyla evet, diye kekeledim. Halinden tavrından, ortada bir tuhaflık olduğunu fark etmediği belliydi. Ayakkabılarının bağcıklarını çözerken, şimdi de ben saklanacağım o zaman, dedi. İyice emin olmak için, önce sarıl bana bakayım şöyle… Dememe kalmadan burnunu saçlarımın arasına gömmesi bir oldu. Derin bir oh çektim; göğsümdeki pullar kabardı. Verdiğim nefesle hepsi birbiri içine geçerek tekrar eski hallerine döndüler sonra.
Erdal’ın eve dönüş saatini bilir; sekiz buçuğa doğru Berna aradı. Telefona cevap veriyordum ki kocam girdi kapıdan. Sesimin yine çıkmayacağından korkarak sustum. Berna alo, deyip duruyordu. Erdal, neredeymiş benim karıcım, diye seslenirken; güçlükle buradayım lafı çıktı ağzımdan, her ikisine de yanıt olarak. Erdal, sen konuş anlamında eliyle işaret etti. Berna merakla ne durumdasın şimdi diye üsteliyordu. Bir cevap veremeden kapattım telefonu. Ama kocama hoş geldin, diyebildim hayret ederek. Oğlum ve Erdal ile konuşabiliyordum. Berna ile; hayır… Durumun tuhaflığı üzerinde düşünmeme fırsat bulamadan Erdal, ne oldu, canın mı sıkkın diye sordu. Tıpkı oğlum gibi, onun gözünde de dev bir kertenkele olarak görünmediğimi anlayınca biraz rahatladım.
“Evet, sabahtan beri yorgunum. Siz kendinize yiyecek bir şeyler ayarlayın; ben bu akşam erken yatacağım. ”
Yatak odasına çekildim. Bir ümitle aynanın karşısına geçtim: Uzun saçlı, dev bir kertenkeleydim hala. Çaresizce yatağa attım kendimi. Sabaha kadar süren uykusuzluğumun arasına, rüyasız ve rahatsız, kopuk uyku parçaları girdi yalnızca. Gün doğarken, saat on buçuğu, Berna’nın kahveye geleceği saati beklemeye koyuldum.
Berna saat tam dokuz buçukta çaldı kapıyı. Daha fazla dayanamamış; ne oldu kuzum sana böyle diye mırıldanıp durdu etrafımda hayretle dönerken. Sesim yine çıkmadı. Beni daha çok incelemek ve olanlar hakkında bir hüküm vermeyi görev sayarak yavaşça etrafımda gezinirken, sanki aklına çok parlak bir fikir, ani ve şaşırtıcı bir buluş gelmiş gibi aniden durarak çığlık attı. Beni pullarımla ilk kez fark ettiğinde attığı ürkmüş çığlıktan daha başka, daha çok bir sevinç çığlığı…
Kızım, dedi, sen “o” olmuşsun; “o çanta”! “Hani ikimizin de kocalarımızı ikna edip kolumuza takma planları yaptığımız bir “C”. Fiyatı on binlerin üstünde… Krokodil deri, zincirli; önünde “aşk mektuplarını saklamak için” fermuarlı bir gözü bulunan o muhteşem model… Onun yeşili işte!
Cevap veremedim. Ama merakla yanıma yöreme bakmaya devam ettim. Ortaya attığı fikre gelince… Biraz gururlandım açıkçası.
“Baksana karnındaki sezaryen kesiğine… O göz, işte “o göz”. Göğüs uçların; ondaki metal çıt-çıtlar… Bak itiraz yok, hemen Aylin’i arıyorum. Kalıbımı basarım, o da benim gördüğümü görecek.”
Düşünmeme fırsat bulamadan aradı Aylin’i. Hoş zaten düşünsem de konuşamıyordum ki!
Aylin’in gelmesi yarım saati buldu. O süre içinde Berna bana hayranlıkla bakmaktan, orama burama dokunmaktan kendini alamadı. Konuşamıyordum ama sanki çok özel bir hikayeden, ulaşılması imkansız bir hayalden bahsediyordum Berna’ya. O da, gözlerini devirerek, zaman zaman başıyla onaylayarak anlattığım hikayeyi büyülenmiş gibi dinliyordu. Ancak zil çaldığında ayırabildi hülyalı bakışlarını üzerimden.
Aylin’in ilk şaşkınlığını ancak, artık bana bakmakta tecrübe kazanmış Berna yatıştırabilirdi. Öyle de oldu. Aylin büyük bir ciddiyetle Berna’nın söylediklerini dinledi. Ben tepkisini heyecanla beklerken o hayranlıkla karışık saygılı bakışlarını üzerime yönelttiğinde ikna olduğunu anladım.
Huşu içinde bana baktılar, baktılar… Bu çanta, etrafında her sezon büyülü masallar yaratılan bir parça olduğundan, kendim de bu hikayeleri her sezon takip ettiğimden, bana bakmalarından, kollarımı kaldırıp koltukaltlarımı yoklamalarından; kıvrımlarımın, girinti ve tümseklerimin üzerinde ellerini gezdirip dikiş izlerinin kusursuzluğunu, aksesuarlarımın mükemmelliğini duyumsamalarından hiç rahatsızlık hissetmedim. Bir efsaneye dokunuyorlardı. Bütün bir mevsim takip edilen “parçayı” en sonunda elinde hissetmenin hazzını çok iyi bildiğimden onlara izin veriyordum. O gün de, ancak oğlumun dönüş saati geldiğinde kopabildik dalgınlığımızdan.
Sonrasında her gün geldiler. Kahve saatlerimiz birden bire olağanüstü bir deneyime dönüştü. Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra ailemle günlük hayatımı normal koşullar altında sürdürebildim ama sabah ayinlerimize bir iki kişi dışında çok fazla kadının katılmasına izin vermedik. En fazla beş kişi… Bir de… Uykularım bozuldu. Ama önemli değil.
Gerçekte yalnızca dirsekte taşıyacakları, en fazla masa üstüne koyup başkalarının seyrine sunacakları “o çanta”dan fazlası olduğumu hissediyordum. Bana yavaşça sokulup sarılabiliyorlar, ninniye benzer mırıltılar eşliğinde benimle dans edip, beni öpebiliyorlardı da… O pütürlü ikonik derim, ellerinin dokunuşlarıyla dalgalandıkça; okşamalar her birimizi anlaşılması güç, derin ve taşkın zevklerin ortasında bıraktı. Dilimin ve bedenimin “o çanta” tarafından ele geçirilmesinden hiç rahatsızlık duymuyordum. Konuşamıyordum ama sanki hayatımda ilk kez, gerçekten seviliyordum.
Bazen dakikalarca tek sözcük etmeden bana sadece bakarlardı. Uzun iç geçirişlerden sonra dünyadaki bütün maceraları yaşamış gibi yorgun düşerek, ancak bir bardak su istemeye güçleri kalırdı. O zaman hayatın anlamının benim çevremde bir yerlerde gizlendiğinden iyice emin olup göğsümü kabartırdım. Pulların şakırtısını yalnızca ben mi duyardım? Onlara istedikleri suyu getirirken, bakışlarının benim üstümde gezinmeye devam ettiğinden emin olarak, içten gelen bir tevazuyla başımı hafifçe eğerdim. Çevremizde dönen hikaye, hepimizi günler boyu sarhoş etmeye devam etti. Belki de yalnızca beni… Biz bize idik ve erkeklerin, çatlasalar anlamayacakları bir haz adasında yüzüyorduk.
Bir gün hiç beklemediğimiz; yine de ister istemez, zihnimizin gerisinde olabileceğini tahmin etmekten geri duramadığımız bir şey oldu. Aylin kahve saatlerimizden birine, dirseğinde “benim siyah bir modelimle” çıkageldi. Kızdık; çığlık attık. Bizi sattığı için öfkeyle azarladık. Yüklendikçe yüklendik. Neden? Nasıl?
Aylin’e göre nedeni basitti. Kocasıyla zaten ayda bir, o da naz niyazla gerçekleştirdiği birleşmeleri sekteye uğrayınca, adam bozulmaya başlamış: üstelik Aylin’in göğüslerini toparlatalı daha beş ay oldu. Aylin bu kez de “o çanta”yı sürmüş öne. Hiçbir art niyet olmadan gelmiş aklına. Vallahi. Sevgilisiyle arası bozuk mudur nedir, adam da çantayı almaya söz vermiş ve almış da… Ne yapsın?
İhanete uğramıştık. Aşağılanmıştık. Bir tek ben değil, geride kalan herkes böyle hissediyordu, eminim. Ama aradan on dakika geçince emin olamamaya başladım. Arkadaşlarımın bakışları, Aylin’in çay masasına hiç önem vermiyormuş gibi şımarıkça ama yine de gizleyemediği bir gururla bıraktığı çantaya kilitlenmiş, süzülerek; onun anlatmaya başladığı hikayeye odaklanmıştı.
“Yeni olana” ilgimi hatırladım ister istemez. Hayatımın, beni başkalarından ayıracağını düşündüğüm her ayrıntısını düşünmeye çalıştığımda, zihnim eşya doldu. Savaşacak güç bulamadım. Pul pul derime bakarak içten içe hak verdim onlara. Engel olamadım; gittiler.
Banyo zamanlarım daha uzun ve sancılı geçiyor artık. Monogram baskılı bir eşarp olmak, saatlerimi alıyor. Üstelik her yer onun ucuz taklitleriyle dolu. Ayakkabı, pardösü, eldiven… Kısa, kesik, anlık ve kof heyecanlar… Derim gittikçe incelirken önünden geçtiğim aynalar, karşılarında yansıyan nesneleri gösteriyor yalnızca. Kendi belleğimde ise, bir kertenkele gölgesinin soluk anısı.

  *  “o çanta”

Advertisements

Öykü- Yara

Gözümü açmaya çalıştığımda fısıltılar birden bire kesildi. Kirpiklerim, korkunç bir rüyanın düğümüyle birbirine geçmiş gibiydi. Fısıltıların kaynağını bulmak merakıyla göz kapaklarımı aralamaya uğraşırken usulca konuşmaya başlayan amcamın sesini seçtim.
“Uyanıyor. Çekilin etrafından. Serpil, nasılsın çocuğum?”
“Bilmiyorum.”
Bitkin olmama rağmen bu yanıtı nasıl bu kadar çabuk ve net verebildiğime şaşırdım. Üstelik doğruydu. Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum.
Polis, dedi galiba annem. “Polise haber verelim. Ya kurşun yarası olmalı bu ya da bıçak… Yoksa bu kadar kan…”
Turuncu gömleğim, sanki gelişi güzel bir fırçanın darbesiyle yer yer daha koyu bir renge bulanmış; desensiz, pamuklu düz kumaş alacalı bir motifle yeniden, bambaşka bir gömlek gibi canlanmıştı. Hemen yanı başımdaki tahta iskemlenin üstünde, öyle üstümden çıkarıldığı gibi ters yüz olarak durup duruyordu. Gözümü ondan alamadım bir süre.
Belki benim kanım değildir?
Gömleğime sabitlenen bakışlarımı çevreye yöneltmem zaman aldı. Endişeli yüzleri tanıdım sonra. Annem, amcam, halam, ablam, babam… Bir iki komşuyu güçlükle çıkardım. Neden sonra eşya da tanıdık gelmeye başladı. Yattığım yatak, babaannemin, kireç beyazı duvarda bordo renkli kılıfında asılı mushafı… Kapının dışında bir asma çardak, çardağın altında mavi boyalı bir masa olmalıydı. Masanın etrafında, tıpkı başucumdaki gibi mavi, tahtadan iskemleler vardı mutlaka. İçerde yatakların bulunduğu üç oda, arka bahçeye açılan bir mutfak; musluklu, uzun silindir bakır kazan ve mermer kurnayla banyoya çevrilmiş dördüncü odasıyla, büyük dedemin bağ eviydi burası. Bu kan da, benim olmalıydı.
“Ne oldu, nasıl? Hatırlıyor musun?” Ağır ağır, şefkatle konuşan annemdi. Onun sorusu üzerine babamın bakışları, her sözcüğü bir dedektif gibi analiz etmek istercesine dudaklarıma kenetlenmişti. Bense ağzımı açmak yerine istem dışı bir hareketle sol elimi, kalbimin hemen altına götürdüm. Oralarda bir yerde mutlaka bir sargı bezi olmalıydı. Yaramın nerede olduğunu anlamaya çalıştığımı fark ettiklerinden dehşete kapılarak tüm oda ağız birliği etmişçesine “hayır, hayır” diye bağrıştı; “yaran, dizinde.” Dehşete kapılmışlardı çünkü daha yaramın nerede olduğunu bile bilmiyordum. Bu durumda başıma geleni bilmem ve anlatmam da imkansız görünmüştü onlara herhalde.
“Peki gömleğimdeki kan?”
“Seni getirdiklerinde, tostoparlaktın. Dizlerin bükük, kolların ayak bileklerinde sımsıkı; kenetliydin. Tıpkı bir cenin gibi… Dizindeki kan bulaşmış gömleğine.” “ Dinlensin biraz daha” diye sürdürdü ablam. “Kendine geldi ya, bu bile yeter.” Topluluk odadan dışarı yönelmişken annem hala polis, diyordu. “Tamam, ta Köprülü Kanyon’dan buraya kadar getirdiler sağ olsunlar ama, kim yaraladı böyle kızımı?” Sonra kapının ince bir iniltiyle kapanan sesi…

Doğru ya evet, Köprülü Kanyon… Bir eski, üç yeni arkadaş, bir de ben Köprülü Kanyon’da kamp yapıyorduk kendimi bağ evindeki mavi beyaz pike serili yatakta bulmadan az evvel.
Üç kız, iki erkek. Yürüyüşün ikinci günüydü. Yükseklik korkumu yendiğimi sanıp, yanımızda yöremizde yeşil yaprak arayarak zıplayan keçi yavruları gibi seke seke tırmanıyordum vadinin kayalıklarına. Sonra… Nasıl olduysa kopmuşum gruptan. Yakınlarımda, belki biraz aşağıda belki de biraz yukarıda, yaprak hışırtılarına ve kanyondan gelen köpürtülü su sesine karışıyordu sesleri. Gülüşüp konuşuyorlar, şakalaşıyorlar, hatta arada hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı.
Yokluğum arkadaşlarımın umrunda bile değildi. Güçlü sesleriyle şarkılarını sürdürdüler. Bir süre adımı seslenmelerini, beni arayıp çağırmalarını boşuna bekledim. Öfkeyle, Manavgat’taki bağ evine koşarak gitmeyi istedim. Tırmandığım kayanın dibinde çakılıp kaldım sonra. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Ama bana ne olduğunu hala tam olarak anlayamıyorum.
Kapı hafifçe tıkırdadı. Herkesi odadan dışarı süren ablam önce kapıdan başını uzattı sonra da odadan içeri iki geniş adım attı.
“Girebilir miyim?”
“Girdin bile”
“Dizine ne oldu gerçekten? Çocukluğumuzda olanlar oyun gibiydi, biliyorsun; eğitimimizin bir parçasıydı. Zararsız ve masum… Hatta zekice diyorum. Ben çok faydasını gördüm. Diğer kuzenlerimiz de… Oysa senin dizin şimdi…”
“Ben bir yararını görmedim. Belki de şimdi gerçekten topal kalacağım. Belki de bunu istiyorum. Küçükken sporda, derste, her nerede zorlansak bir bacağımız alınırdı elimizden. Bunun nesi masum?
“Herhangi bir uzvunu kaybetmiş insanlar daha hırslı, daha kararlı olmaz mı? Dünyada çok örneği var. hem biz yine de şanslıydık, hatırlasana! Halam, kuzenimizin iki gözünü birden kapattırırdı matematikten orta not aldığında. Zavallı bütün problemleri, annesinin okuduğu kadarıyla anlamaya ve akıldan çözmeye uğraşırdı. Hem fena mı oldu? Eminim çok usta bir cerrah olacak okulu bitirdiğinde. Çok başarılı, çok zengin… Bizimse sadece sağ bacağımız aksatılırdı mahsusçuktan.”
“Evet, sende de başarılı oldular. Okulu birincilikle bitirip, üniversiteye de birinci sırada kaydoldun.”
“Canım, sana da aynısı oldu ya işte.”
“Ne aynısı? Ne birinci ne de ikinciydim. Ortalarda bir yerde kaldım hep. Hitit Dili’ne girebildim ancak.”
“İyi de sevmedin mi bu bölümü sonradan? Kendin söylüyorsun ya ne kadar mutlu olduğunu…”
“Ben, mutlu değilim hiç!”
“Ağlama ama! Ağlayıp sızlanmak bizim aileye yakışmaz biliyorsun. Madem ne olduğunu anlatmayacaksın, gidiyorum ben.”
Kendimi bildim bileli yazları, baba tarafımla, dedemin bağ evinde toplandık. Bazen teyzemlerle, dayım da civar evlerden birini kiraladığında hep birlikte, onların deyimiyle, anne tarafımla baba tarafım, geniş bir aile olmanın tadını çıkardık. Birbirini tam bulmuş ailelerdi gerçekten. Disiplin anlayışları, dünya görüşleri… Birbirleri için biçilmiş kaftanlardı. Biz kuzenler her yaz aynı çardakta, bir uzvumuz mahsusçuktan yok sayılmış olarak buluştuk ve bunu hiç yadırgamadık. Amcamın kızı bir yaz sağ kolu, bir yaz sol kolu iptal edilmiş olarak katılırdı aramıza. O yemek yerken zorlandığında, büyükler keyifle bıyık altından gülümser, yaptıklarından bir an bile kuşkuya düşmezlerdi. Of!
Annem girdi içeri. Kapıyı hafifçe tıklattığında düşüncelerimden sıyrıldım. Aslında sıyrılamadım. Kadife eldiveninin içindeki demir yumruğu aklıma gelince titrer gibi oldum hatta.
Yine, polis diyecek oldu. Az önceki gözyaşlarımı fark etmesinden çekinerek başımı hızla hayır anlamında iki yana salladım.
“Biz arkadaşlarımızla tatil yaptığımızda eve neşeyle dönerdik. İnsan arkadaşlarını tatilde daha iyi tanır. Küçük hesaplaşmalar, anlaşmazlıklar, birbirini didiklemeler de olur tabii. Mesele bütün savaşlardan galip çıkabilmekte… Baban, ben… Biliyorsun, kimse sırtımızı yere getiremez! Ama görüyorum ki sen tuş olmuşsun. Birileri… Yani arkadaşım dediklerin… Fena hırpalamış seni.”
“Hayır, öyle değil. Yani doğru değil bu!”
“Doğrusu ne o zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmezsin? Bir sinek gibi ezmişler işte seni. Haşatın çıkmış. Uyuz bir tespih böceği gibi döndün eve. Bu hale gelmene neyin sebep olduğunu bile bilmiyorsun. Kimsin sen Allah aşkına! Bizim kızımız olamayacağın ortada! Ne bu dizinin hali? Söyle hangi Allahın cezası silahla geldin bu duruma?”
Onun yükselen sesini, vurulan kapının şiddeti bastırdı. İçerden bir yanıt beklemeksizin, aynı kadro; babam, halam, amcam ve ablam girdi içeri. Bir fırtınanın yakın olduğunu sezen komşular kısa yoldan savuşmuşlardı. Her yaz değişik bir arazla, bağ evinde zapt u rapt altına alınan çocukların hikayesini ayrıntılarıyla bilmeseler de bunca yıldır ortada bir tuhaflık olduğunu fark etmemeleri imkansızdı. Yine de onların gözünde çocukları asla tökezlemeyen mükemmel bir aileydik son kertede. Her biri okumuş, gün görmüş; İstanbul’dan, yüksek insanlar! Ne yaptıklarını bilmeyecek değiller a!
İşte o ailenin korkunç bakışları beni süzüyor şimdi. Bu bakışlar küçümsüyor, eleştiriyor, bir an acıyacak olsa da hemen kızgınlığa dönüyor; öfkeyle karışık utanca kayacakken dikleşiyor, son anda verdiği zayıflık yargısıyla da tiksintide karar kılıyor.
Doktor olan babam, yaraya baktım dedi sertçe. “Yapılan ilk müdahaleyi iyice inceledim. Kurşun yarasına benzemiyor; dolayısıyla kurşun falan çıkarılmış değil tabii ki. Düzensiz kesiler de var ama bıçak demek zor; dokulardaki tahribata bakılacak olursa, sert, yer yer keskin, ağır, şekilsiz bir cisimle ezilmiş sanki.”
Amcam, seni getiren arkadaşların çok endişeliydi, dedi. “Öyle suçluymuş gibi bir havaları da yoktu. Ama güçlü çocuklarmış hepsi de; yapılması gereken her şeyi sırasınca yapmışlar. Dizi, bir çubukla hareket etmeyecek şekilde sabitlemek… Yürümen için dönüşümlü olarak omuz vermek… Manavgat’a sağlık ocağına ulaştırmak… Pansuman, ağrı kesici, sakinleştirici… Bu arada bizi durumdan haberdar etmek… Tek sen haberdar değilsin olan bitenden. Dur ama hakkını yemeyelim; en azından kamp yapacağın arkadaşları seçmeyi becerebilmişsin. Dolayısıyla polise falan gerek yok. Biz konuştuk aramızda ve bu konuda ikna olduk. Şimdi kendi durumunla ilgili olarak sen bizi ikna edeceksin yavrucuğum.”
Düştüm, dedim korkuyla. “O kadar yükseğe çıktığımı fark etmemişim. Gruptan koptum ve o telaşla düştüm.”
Annem, olmadı işte, dedi. “Gruptan kopmayacaksın bir kere. Herkes ne yapıyorsa bir fazlasını, hatta daha iyisini; hem de öyle şimşekleri falan üstüne çekercesine değil; ustalıkla yapacaksın. Doğal liderleriz biz. Bunu da hiç anlayamadın sen. Bütün kuzenlerin neşeyle topallarken ve bunun üstesinden kolayca gelebilirken; kızarır bozarır, somurtup otururdun. Oyun gibi düşün yavrucuğum, bu kadar. Sen bunun basit bir oyun olduğunu bile anlayamadın. Hayat acımasız bir yarış; biz bunun bilincinde büyüttük sizi.”
Kendiyle gurur duyuyordu. Hepsi de kendisiyle gurur duyuyordu o anda.
Halam araya girdi. “Düşmüş olacağın hiç mantıklı gelmiyor bana kızım. Sen ne dersen de, toplasan elli kilo ağırlıkla dizinde böyle derin yarıklar oluşması mümkün değil. Morluklar ve kesikler kemiğine dayanmış baksana.”
Hepsi başıyla onayladı aynı anda. Söz birliklerinin, gizli ittifaklarının sonu gelmezdi, işte bunu çok iyi biliyordum. Söyleyecek başka söz bulamadım.
Arkadaşlarım çığlık çığlığa dizime indirdiğim kanlı taştan bahsetmiş olabilirler mi? Hem bahsetmeseler bile…
İşte o an bana ne olduğunu kavrar gibi oldum.
“Şimdi biraz uyuyacaksın kızım” dedi babam. Sesi buz gibiydi. “Belki biraz daha dinlenirsen olanı biteni daha iyi hatırlarsın. Zira görünen o ki, bundan böyle ayağın hep topallayacak.” Gözdağını anlamazdan gelmeye çalıştım. Sessizce, bir örnek adımlarla çıktılar odadan.
Uyku sözcüğüyle birlikte, altıncı kattan düşüp, kuyruğu kesilmek zorunda kalınan kedimi hatırladım o anda. Kesik kuyruğuyla pek ala yaşayıp gidiyordu. Gözlerimden yaşlar boşandı. “Uyutmaktan başka çare yok.” Aile meclisinin kararıydı bu ve mutlaka uyulmalıydı. Tüm bu uğraşların temelinde, o herkese öyle ulu orta, sulu zırtlak gösterilmesine gerek duyulmayan – gerek duymadığımız, böyle derlerdi- gerçek ve katıksız sevgi yatıyordu.
Bu sevgiyi düşününce yeniden panikledim. Beni de sonsuza dek uyutamazlardı ya! Korkum çabuk geçti.
Kuşkusuz silahı ve bana bunu kimin yaptığını hiç vazgeçmeksizin soracaklardı durmadan. İstedikleri cevabı alıncaya kadar da ısrar edeceklerdi. Taş gibiydiler, kaya gibi sert, sivri ve inatçıydılar. Uykuya dalarken karar verdim. Dizimi kendim paralamıştım evet ama bunu asla itiraf etmeyecek, gerçek silahı ve failleri topal bacağımla daima işaret edecektim. Bunu bilecek, başarısızlıklarının kokusunu alacak, öfkeden çıldıracak ama ellerinden bir şey gelmeyecekti.
Hitit dilini sevdiğim gibi, topal bacaklı halimi de severdim. Kendi hakkımda, yirmi bir yaşında da olsam bir karar vermek iyi gelmişti. Yaram hiç acımıyordu artık. Sağ elimi tam yüreğimin üstüne bastırdım; her şeye rağmen o da hala yerinde. İntikam duygusuyla biraz soğuk ama taştan çok, kanat çırpan bir kelebeğe benziyor. Yine de hiç ummadığım bir zamanda kelebeğin taşa dönüşmesi, an meselesi… Bunu yaramdan biliyorum artık.

Öykü-Şiir Kulübü

Müge aradı bugün. Sesi heyecanlı ve şendi. Bir buluşma bu kadar neşelendirir mi insanı? Bilmem, belki… Evine davet etti bizi. Yıllar öncesinde tanışmış sonra ayrı yollara düşüp teker teker kaybolmuş dostları bir araya getirecek. Facebook sağ olsun. Araştırıp bulmuş hiç üşenmeden. Gerçi biz Müge’yle hiç kopmadık; evlendiğinde, biz evlendiğimizde, sonradan onun kocasından ayrıldığı zamanlarda da görüşmeyi hep sürdürdük.
Bir ay sonra rahmi alınacak. Telefonda haber verirken bir ara sızlanır gibi olmuştu ama çok da üzülüyor gibi gelmemişti sesinden; ya da bana belli etmiyor. O benim her şeyimi bildi, ben onun çok az şeyini… Cuma akşamı saat yediden sonra Burak, Hale ve Levent, kocamla ben sonra Mehmet, onun evinde toplanacakmışız. Mehmet’in, hiç tanımadığımız kız arkadaşı da gelecekmiş.
Yıllar sonra Mehmet’le karşılaşmak, huzursuzluğumu yenip, hiçbir şey olmamış gibi davranabilmek için sadece iki günüm var. Peki ya kız arkadaşıyla? Onunla tanışma fikrine, kendimle kaç gün mücadele ettikten sonra alışabilirim? Dikkatimi diğerlerine vermeliyim; Burak’a, Hale ile Levent’e… Şiir kulübü… Müge ara sıra uğrardı; Hale ise hiç görünmedi aramızda. Dışarıdan tavladı Levent’i! Ben tek bir toplantıyı bile kaçırmazdım. Şiir aşkı mıydı, Mehmet aşkı mı; beni her Cuma akşamı o yüksek tavanlı loş sınıfa koştur koştur sürükleyen… Üniversitenin ilk yılı… O kadar oldu mu sahi görüşmeyeli?
Şiiri bırakalı o kadar yıl oldu mu?
***
Bugün de aradı Müge. İki gün üst üste; hayret, derken, Mehmet’in kız arkadaşı için, ağzımı beş karış açık bırakan şeyler söyledi. Onunla da, Mehmet’i bulur bulmaz arkadaş olmuş; yazışmışlar Facebook’tan.
Kız, önceden erkekmiş!
Müge bana bunu niye yapar? Bunca yıla rağmen, onun beni gerçekten dostu olarak görüp görmediğini neden hala sorarım kendime? Beni en çok yıkan haberleri hep neden ondan alırım? Hayatımın çevresinde kalıp, en bitik anlarımın fotoğrafını çekmeye hazır bir magazin muhabiri gibi pusuda bekler sanki hep. Ben senin kötü gün dostunum der sonra bir de…
Ya, dedim, bak sen şu işe, demek öyle? ”Senin sevdiğin, şu meşhur volovan’ımı yapacağım yarın akşam için” dedi ve kapattı telefonu. Kız önceden erkekmiş! Yirmi beş civarında, kızımız olacak yaştaymış. Alımlıymış, dışarıdan bakınca asla anlamazmışsın. Ameliyat olalı dört beş sene anca olmuşmuş. Bunları söyledikten sonra, biz gelmiyoruz diyeceğimden çekinmedi bile. Öyle iyi tanıyor beni.
Bundan otuz yıl önce, şiir kulübü için toplandığımız o sınıfta, daha diğerleri gelmemişken Mehmet’e ondan hoşlandığımı söylemiştim. Nasıl olsa biliyordu, nasıl olsa anlamıştı o da herkes gibi. Aşkımdan ölüyordum. Aşkını karşısındakine söylemekten çekinmeyecek bir kızdım; üstelik şair! Mehmet, o da şair, beni sevmediğini değil de, başka birine aşık olduğunu söyledi o akşam üstü çekingenlikle…
O başka birinin erkek olduğunu, bir hafta sonra Müge’den öğrendim yine, bu kez kantinde… Gözlerime bakıp dosdoğru söyledi. Ta ciğerime kadar çıplaktım karşısında. Şiir de yazmıyordu. Kabuk kabuk soyulmamla, parçalanıp un ufak olmamla neden böylesine ilgileniyordu o zaman? Başkasından duysaydım… Ya da hiç bilmeseydim ne olurdu sanki? Dostlar böyle günler için vardır demişti ben sendelerken…
Mehmet, kopup gitti sonra. Levent hiç görünmez oldu. Diğerleri de… Müge hariç. Kantindeki o günden sonra, hiçbir Cuma gününe hazırlıksız yakalanmayacağıma söz verdim kendi kendime. Şiiri bıraktım. Mezun oldum. Çalıştım. Evlendim. Yirmi dört yaşında bir oğlumuz var şimdi. Şiir hayatınızdan çıkarsa günlere dikkat etmezsiniz. Hiçbir şeyi kurcalamazsınız uzun uzadıya. Acı da duysanız, sevseniz de, gülseniz de, üstünde durmazsınız. En azından bana öyle oldu. Oğlumun doğumu ve aldığım zamlar dışında bir yaprağın bile kıpırdamasına izin vermedim mutedil hayatımda.
***
Bu Cuma günü, kendini göstere göstere geliyor. Gençlik aşkımı önce bir erkek almıştı elimden, sen o kadar görme, şimdi de kolunda bir genç kadınla çıkacak karşıma. Hem de bir…
Burak içe dönüktü. Levent hep eğlenecek bir şey bulurdu hayat karşısında. Hale? Ne anlatacağız bunca yıldan sonra birbirimize? Kısa özetlerden başka ne? Evlendim, boşandım, anne-baba oldum. Şef oldum, CEO oldum. Başka ne? Burak, şiir kulübü dağılmadan az önce, Mehmet’in hapse alındığı haberini vermişti; acaba bundan bahseder mi Mehmet?
Saat yediye yirmi kala Caddebostan plaj yoluna saptık. Arabadan inerken ayaklarım hep geri gitse de ilerliyordu hızla. Canım yanmıyordu artık; daha çok, intikam peşindeymişim gibi geldi bana. Canını yakanların canını yakmak isteği… O kadar. Şairliği geride bırakarak çıktığım yolu finansçı olarak noktaladım. Bunca yılın bankacı kimliği, içime acımasızlığı da kattı elbet. Biraz kadın, biraz erkek oldum: Şairlikle bankacılık bir tek bu açıdan benziyor birbirine.
En erken biz gelmişiz. Müge şarap kadehlerini tutuşturdu elimize. Hayır, tutuşturmadı; gayet güzel hazırlamış her şeyi, kuru meyveleri, çerezleri… Şarabı önceden havalandırmış. Kocamın şarap içmediğini de bilir, ona sek rakıyla buzlu suyunu getirdi.
Tavandan sarkan avizeyi kullanmaksızın salonu, gösterişli abajurlarıyla aydınlatmıştı. Üç kişilik vişne çürüğü kanepe tam merkezde, iki ışıklı kürenin arasında, az sonra gelip orada oturacak olanların tehditkar boşluğuyla uzanıyordu gözümde.
Çekiştirmemle, karşısındaki panter desenli ikili kanepeye oturduk biz. Yüzünü yeni değiştirmiş. Eski berjerlerin arasındaki sehpada, cam fanus içinde mumlar yanıyor. Bu eve ilk kez gelmiyorum. Ama o akşam, bu salonun bir tiyatro sahnesi gibi dekore edildiğini ilk kez fark ettim. Bunca yıldan sonra anlar gibi oldum. Replikleri Müge veriyordu, ben onun sahnesinde kah ağlayıp kah gülerek dramımı oynuyordum yıllardır arkadaşlığımıza güvenerek; bana evini, kalbini açtığını düşünerek…
Kocamla aramızın soğuk olduğu zamanlarda, az aşındırmadım kapısını. O ise bir gün boşandığını söyledi aniden. Ne öncesi vardı ne sonrası. Çocuk da yapmamışlardı, ilişki de çoktan bitmişti zaten. En iyi arkadaşı benmişim, onun için açılmış bana böyle. İyi bir arkadaşmışım. Oysa bu toplantıyı o hazırladı. Yıllardır görüşmediğimiz eski dostları, o bir araya getiriyor evinde.
Şarabımı içerken bu akşam kim olacağımı bilemiyorum. Yanımda kocam oturduğuna göre bir kadın olmalıyım. Günlerden Çarşamba olsa ve o haberi almamış olsam, Mehmet için, bir erkek olmayı isteyebilirdim. Peki, Müge için kimim?
Kapının çaldığını duymadım. Levent ve Hale girdi salondan içeri. Levent, hiç yaşlanmadık diye çın çın dağıttı ortalığı. Hale, dekoltesiyle, bütün kadınlık kontenjanını doldurdu tek başına. Mutlu çifti, samimiyet gösterileri arasında kocamla tanıştırdım. Kıskanır mıyım kocamı Hale’den? Kapı çaldı o sıra, Burak. Bütün dişlerini gösterdi sakınmadan, hiç de içine kapalı gibi durmuyor; şiir yazıyor mudur hala? Henüz herkes ayaktayken, Müge, yine kapı diye fırladı. Saat yedi falan olmuştur herhalde. Demek ki yaklaşık yirmi dakikadır bu akşam kim olacağıma karar vermeye çalışıyorum. Mehmet ve sevgilisi giriyor içeri, önde Müge; acımasız olacağım diye düşünüyorum aceleyle.
Önce o solgun, çekingen kızı görüyorum; gerçekten kızımız yaşında; sonra kırlaşmamış saçlarıyla Mehmet’i… Kızın gözünde sevgili mi, yoksa baba mı? Müge’nin sahnesinde vişne çürüğü kanepeye oturuyorlar; spotları bile düşünmüş sanki öncesinden sevgili ev sahibesi; iki küre, yüzlerinin yalnızca yarısını aydınlatıyor.
Adı Sinem’miş. Burak şiir yazmıyormuş artık. Mehmet temelli Türkiye’ye dönmüş on bir yılın sonunda. Hale’nin takı dükkanı varmış; ufak tefek dekorasyon işleri de yapıyormuş. Levent Amerika’da bulunmuş bir ara, döndükten hemen sonra Hale’yle evlenmişler. Kızları Ekin, Hukuk okumaya karar verip, sınavlara hazırlanıyormuş. Küçük Evren ise ortaokulu yeni bitirmiş. Bir çırpıda hikayeleri dinliyoruz.
Adı Sinem’miş. Kendi mi koymuş bu ismi? Hadi yemeğe diyor Müge.
Yerlerimizi gösteriyor; biliyorum artık, beni Sinem’in karşısına oturtacak. Masanın iki başında Levent ve kocam… Burak’ın yerine Levent’in sağına ben geçip kocamı Hale ile yan yana düşürmek pahasına ben Müge’nin karşısına oturuyorum. Ortada Burak, onun yanında Hale. Hale’nin karşısında Sinem, Burak’ın karşısında Mehmet var şimdi. Sanki bütün rakipler karşı karşıya…
Bu yemeğe gelirken herkes benim gibi, kim olacağını düşünmüş müdür acaba? Onca samimiyet gösterisine rağmen, belli etmeksizin birbirimizi süzüyoruz. Bildiklerimiz, bilmediklerimiz; bunca yıldan sonra unuttuklarımız… Kısa bir özetle tanıyabilir miyiz birbirimizi yeniden?
Güzel mezeler hazırlamış Müge Allah için! Herkes kendi servisini yapsın, ben karışmıyorum, diyor.
Yemek masasının üstündeki avizeden düşen ışıkla, şimdi yüzlerimiz daha kolay seçiliyor. “E, çok da kasmayalım bu güzel sofrayı, şiir kulübünü bırakmışız hepimiz diyor Burak, öyle ya, kim vazgeçti ilk?” Herkes bana bakıyormuş gibi geliyor. Müge, diyorum damdan düşer gibi; gerçekten bir çocuğun olmasını istemedin mi hiç? Müge’nin rahmi alınacak yakında diyorum masadakilere. “O dertlerini hiç anlatmaz ama…”
Müge lafı yapıştırıyor: “Siz şiir yazmaya çalışırken öyle dokuz doğuruyordunuz ki, ben ta o zamandan çocuk yapmayı hiç düşünmedim!” Kahkahalar, sonra kısa bir sessizlik… Müge hiç vakit kaybetmeden Sinem ‘e dönüyor:
“Sen çocuk ister misin? Biraz kendinden bahset bakalım hadi; gördüğün gibi biz hep eski köylüyüz; seni merak ediyoruz. ” Mehmet, “ben çocuğum olmasını isterdim” diye atılıyor, “hala da isterim.” Herkes Sinem’e bakıyor. Sinem susup gülümsüyor.
“Canım, daha çok genç” diyorum. Kimler farkında acaba kızın eskiden erkek olduğunun? Herkese yumurtlamış mıdır Müge? Nereden çıkardım bu rahim meselesini? Hiçbir şey bulamasa, pipisiyle övünen erkeklere benzedim şimdi durduk yerde. Oyun kurucuyla asıl derdim. Zavallı birine niye saldırayım ki? Ama Müge bunu istiyor. Bu davet o yüzden! Adım gibi biliyorum. Geldiğimden beri rahmimi sorguluyorum ya bir yandan.
Burak, çalıştığı şirketin finans yöneticisi, kötü şiirlerinin ve bir zamanlar bana duyduğu ilginin acısını eski rakibi Mehmet’ten çıkaracak, “Sen şiirlerin dünyayı değiştireceğine inandın hep” diyor. Oysa Mehmet hapse girdiğinde, hepimizden çok o ilgilenmişti olan bitenle, şaşırıyorum. O inatla sürdürüyor:
“Hala uğraşıyor musun yazı çiziyle?”
“Hapisteyken okumaya çalıştım. Sonrasında yazamadım ama şiire inanıyorum hala. Reinaldo Arenas, Kübalı bir yazar, onun şiirlerini çevirmeye çalışıyoruz Sinem’le birlikte.”
Hale, “İspanyolca bilen kim aranızda?” diye soruyor.
“İspanyol Dili ve Edebiyatı okuyorum, iki yıl önce başladım üniversiteye” İlk kez konuşuyor Sinem. Sesine dikkat kesiliyorum. “Ben İspanyolcadan çeviriyorum, Mehmet’le de Türkçesine bakıyoruz birlikte.”
“Sahi, şiir erkek işi” diyorum. Erkek sözcüğünün üstüne basıyorum özellikle.
“Kadınların, rollerini oynamaktan, şiire falan ayıracak vakitleri yok. Sanat lükstür bizim için.” Sanki bunca yıl sanatla yatıp kalkmışım gibi şişiniyorum Sinem’e laf çaktığıma sevinerek.
Levent çınlayan kahkahalarından birini daha patlatıyor: “Ah aşk, sen nelere kadirsin! Bu bahsettiğiniz adam solcudur da şimdi…”
“Sen” diyor Mehmet aniden Levent’e, “Sen de o eski iş güçlerde misin? Haber alış verişi falan?“
Müge keyiflenmiş, “ne haberi ya” diyor “adam yıllardır emlakçılık yapıyor; hadi birer dolma daha alın!”
“Müge’nin söylediği gibi ben hep emlak işiyle uğraştım. Barbunya harika olmuş bu arada.”
“ Satış! Yalnızca ev satıyorum, arkadaşlarımı hiç satmadım diyorsun yani… ” Mehmet’in tonundaki küçümseme, bütün avizelerin ışığını söndürüyor bir anda. Levent’in yüzü kararıyor.
“Başka ne?”
Bunu sorarken geldiğimizden beri Mehmet’in yüzüne ilk kez doğrudan bakıyorum. İlk izlenimimin aksine saçları çok beyazlamış. Cevap vermeye gerek görmeden, yalnızca bana doğru dönüyor. Bakışı hiçbir şey söylemiyor. Yine de bekliyorum.
Yanıtı ansızın, görmek istemediklerimin üstünü ustaca örtüp, yıllardır beni her şeyin geçip gittiğine inandıran, donmuş hafızam veriyor. Büzülüp kaldığı köşeden aciz sesiyle, gerçeği yüzüme vuruyor. Omuz başlarım elektrik verilmiş gibi titriyor önce, sonra kollarım kaskatı kesiliyor. Eylül darbesi… İlk gençliğimizin o karanlık yılları! Yalnızca fısıldayabiliyorum:
“Ne yaptılar sana Mehmet?”
Mehmet, sanki hadi der gibi, Sinem’e başıyla işaret ediyor.
“Sırası mı şimdi” diye beni azarlıyor Müge. “Bak korkutuyorsun Sinem’i.”
“Yo, savaşmaktan da aşktan da korkmam. Yalnızca, bu salonda olup bitenler çok ilgilendirmiyor beni.
Çekingen değil bu kız; solgun da değil… Ben hala kim olduğumu anlamaya çalışırken çoktan kalktılar bile. Biz altı kişi, masadaki boş iskemlelere bakakalıyoruz. Müge, bir şeyler yemesi için kimseyi buyur etmiyor artık.

Öykü- Dülger Balığı

(Sait Faik’e saygı…)

Havada fırtına yoksa, yaz kış demeden hemen her sabah üçü biraz geçince, denize açılırım. Deniz sonsuz derler, ama ben yine de bir sınır bellemişimdir. Üç civarı, Kanlıca açıkları, yirmi metrelik ağım… Denizde olduğum için, hikayelerim hiç bitmez sanır bazıları. Aslında çok hikayem yoktur. Gerçeği söylemek gerekirse de, yalnızca bir tane… Hep üç civarında, Kanlıca açıklarında, yirmi metrelik ağıyla denize açılan bir balıkçının hikayesi.
Bizim oralardan Turgut atlayıverir bazen benim külüstür takaya. Bir tek, onun gevezeliklerine daldığımda unuturum sınırları. Hadi Ali Reis, adalara gideceğiz, der. “Bugün tuttuğumuz balıklardan yiyeceğiz, yanında rakı, kendimize çalışacağız bugün.” “Sana dülger balığının hikayesini anlatacağım.”
“Hikayesi mi olurmuş dülger balığının; gerçi eskiden denize geri atardık onu biz; ama şimdilerde tezgahta bir duruşu, bir ederi var ki, bilirsin sen de.”
“Hikayesi vardır, vardır” der. Beni kandırdığından memnun, gülümser.
Belki de herkesin böyle, başkalarına benzemez, tuhaf bir arkadaşı bulunur; bilemem. İşte bu Turgut, aslında balıkçı değil. Ne iş yaptığı da belli değil ya! Bir gün şöyle, bir gün böyle… Kalbini kırmayayım diye sormam pek. “İşler güçler ne alemde” derim yalancıktan, cevap hep aynı: “İyidir, iyi.”
Birden bire sorar : “Ali Reis, dülger balığı senin benim gibi bir adam olsa, nasıl birine benzerdi?” Şaşar kalırım, balıkları hiç insan gibi düşünmem ki ben! Yanlış bir laf etmekten çekinerek “canavar” derim, “canavara benzer.” Yüksek sesle güler. Benimle eğlenmediğini bilirim, yalnızca konuşturmak ister. O geldiğinde keyiflenirim balıkçılığa ben en çok. “Kırlangıç”der, “bahar rüzgarı” der, “kediler” der, “adalar” der. Der de der… Sanki aslında yokum da, o söyleyince, kırlangıç sürüleri gökyüzünde, saçımda rüzgar, ufkumda alabildiğine deniz, gerçek bir balıkçı olurum. Onun kelimeleriyle bakınca, önemserim kendimi, sonra bir utangaçlık çöker.
Karşı karşıya oturup konuşmadan rakılarımızı yudumlarız. Sıkılganlıktan kurtulurum hafiften. Onun balıkçıları gibi bir balıkçı olmaya can atarım. Tuttuğumuz balıkların pullarını kör bir bıçakla temizlerken, “Turgut, der misin bunların da bir evi, ailesi olsun?” Aklıma başka da bir şey gelmez. Sonra onun, kimi kimsesi yok, otel odalarında kaldığından korkarım. Balık kafalarını naylon torbaya koyarken renk vermez. İlk ışıklar, geceden kalma sisi, pusu dağıtmaya çalışır. Ben öyle sessizce, bu eski takada daha şimdiden, onun bir sonraki gelişini beklemeye koyulurum.

Öykü- Kırmızı Düğme

Sağ elimde tuttuğum tostun son lokmasını ağzıma götürürsem, artık boş kalacak elimi tutmaya yelteneceğinden emindim. İlk sevgilim. Elimde kalan kağıdı çabucak buruşturup, yuvarlak metal tabağa atıverirdi belli etmeden. Geç kalıyorum, dedim son lokmamı çiğnerken. Kağıdı buruşturup, metal tabağa bırakırken ayaklandım ona fırsat vermeyerek… İlk işim. “Geç kalıyorum.” İsteksizce ayağa kalktı. Konuşmadan yürüdük. Avlusunda her mevsim güvercinler bulunan o büyük camiyi geçtik. Cephesine yediği yağmurla, karla, rüzgarla kararmış binanın önüne gelince de durduk. Aceleyle, acemice ayrıldık sonra.
“Birinci kat” demişlerdi, “on yedi numaralı masa.” Çıktım. On yedi numaralı masaya bitiştirilmiş iskemleye ceketimi astım. Sıkılarak oturdum. Kulaklığı taktım, mikrofonu ağız hizama ayarladım. Gözümü diktiğim düğmenin kırmızı ışığının yanıp sönmesini bekliyorum huzursuzca. Sağımdaki, solumdaki, önümdeki ve arkamdaki masalardan yükselen konuşmalara dikkat kesiliyor, sonra duyduğum sözcükleri unutmaya ve kendi repliğimi kafamda yeni baştan kurmaya çalışıyorum. İyi akşamlar, diyeceğim ilk olarak, ben Özge, size nasıl yardımcı olabilirim? Çağrı merkezinin daracık salonu benzer giriş cümleleriyle yankılanıyor.
Yanı başımda oturan tombul kız ağzına bir ahtapot kolu gibi uzanan mikrofona, diyeze tuşladıktan sonra şifrenizi girin tekrar diyeze basarak yeni şifreyi oluşturun, diye cıvıldadıktan sonra, kulaklığını ensesine indirip arkasına yaslanırken göz kırptı bana. “Hangi işi yaparsan yap, ilk gün hep aynı olur; takılma, rahat ol, hoş geldin!” Ona değil, masasına baktım çekinerek. “Tamam. Sağ ol. ”
Masaya bakınca, o her yeri evine çeviren kadınlardan biri olduğunu düşündüm. Pembe kalplerle süslü kahve kupasında, minik bir yatak odası resmedilmişti. Minyatür odadaki yatağın başucunda, yine pembe kalplerle süslü bir kahve kupası vardı. Kupanın hemen yanında pembe dudak nemlendiricisi duruyordu, çilekli. Sonra telefonunun kılıfı; o da koyu pembe… İlk günün, kuruntulu ve güvensiz o ilk saatinde, bu kızın söylediklerine güvenebileceğimi düşünüp farkında olmadan gülümsedim. Oradan buradan konuşuyordu işte. Belli ki beni rahatlatmaya çalışıyordu. Anaç bir yan buluyordum kıvrılıp bükülen ses tonunda. Pespembe.
Aynı anda, beklediğim ışık yanıp söndü, hazırlıksız yakalandım, gülümsemem aptal bir sırıtış gibi dondu kaldı suratımda. Aceleyle sözcüklere sarıldım. “Size yardımcı olabilirim. Adım Özge. İyi akşamlar… Bir dakika sormam lazım. Yok, siz otelinizin resepsiyonuna sorsanız… Kesiyorum, bir dakika… ” Dilimi yutsaydım keşke! Hayır, çenemi kısıp, bilgilerinizi kontrol ediyorum demem yeterdi. Bu kadar ya! “Size de iyi akşamlar.” Büzülüp kaldım iskemlede.
Tombul kız bir kahkaha patlattı. “O kelimeleri asla kullanmayacaksın tatlım.” Kendinden emin haliyle bu kez tam karşısında yanıp sönen kırmızı ışığa dikkat etti sakinlikle. Onun sırası… Işık gözlerinde kırmızı kırmızı parladı. Mikrofonunu düzeltti ağırdan alarak. Parmaklarındaki ojeler kırmızıydı. Bluzu kırmızı… Bacak bacak üstüne attı. Sivri topuklu rugan ayakkabısı, kırmızı… Kırmızı iç çamaşırlarıyla sevişirken canlandı gözümde. Üstte… Başımdan aşağı kaynar sular boşandı. Yan masasından kaldırılan cesetleri sayar gibi tane tane sıraladı. Kıdemliydi, rahattı: “İyi akşamlar, Özge ben, size nasıl yardımcı olabilirim?” Dönüp, bir de göz kırptı utanmadan.

Şimdi sıçra drag-queen!

Yağmur yeni başladığında ritmine yetişebilirsin.
Şimdi başla!
Sen başlamaya hazırlanırken o hızlandı bile.
Yakala!
Salın, saklanma!
Şimdi sıçra! Sen yetişmeye çalıştıkça… O düştü bile. Sıçradı sonra.
Sert bir zemin karşındaki…
Karşındaki… Atıl! Dans et! İsteğin bu değil mi?
Zıpla! Adımına sert bir yanıt… Geliyor ve ateşin üstünde zıplıyorsun.
Sıçramaktan vazgeçmiyorsun.
Yüksel, düş sonra.
Yavaşla ve hızlan.
Sallan ve yuvarlan. Yan! Yağmur yağarken. Yukarıdan aşağıya… Sen yetişmeye çalıştıkça…
Zemin kaygan…
Bir çırpıda oluyor her şey. Islanıyorsun.
Islandığını görelim diyor yağmur.
Yağmuru dinle, kulağını ateşten ayırma! Takip et, takılma.
Yaylılar sonra davullar…
İlerle! Zıpla! Ateş ve yağmur bir arada…
Yanıyorsun, hayır ıslanıyorsun.
Yağmuru yutuyorsun, alevi püskürtüyorsun; hayır, alevi yutuyorsun yağmuru püskürtüyorsun. Takılma, yürüyorsun.
Sıçrıyorsun. Şimdi sıçra. Şimdi düş ve ateşe dokun.
Yağmuru çağırıyorsun. Çığlığını tutuyorsun, yürüyorsun. Islanıyorsun.
İstiyorsun ve vazgeçiyorsun. Dans ediyorsun. Yanıyorsun. Zıpla ve sözcükleri ödünç al.
Çığlıkları ödünç al. Senin oluncaya kadar… Sonra nefes al.
Şimdi tekrar, yavaş yavaş… Ateşinle yüzleş! Binlerce ünlemi at terkine, devam et. Soluğun yetmezmiş, gülersin buna!
Yürü yavaş yavaş, sonra koş.
Durakla ve atıl. Dinlen ve yorul! Yola koyul! Sert bir zemin…
Rahmin ritmi dediğin , belki yağmurun…
Her yan ıslak; far(z)k et ki koşa koşa ya da ağırdan alarak, dünyaya geliyorsun.