Öykü- Yara

Gözümü açmaya çalıştığımda fısıltılar birden bire kesildi. Kirpiklerim, korkunç bir rüyanın düğümüyle birbirine geçmiş gibiydi. Fısıltıların kaynağını bulmak merakıyla göz kapaklarımı aralamaya uğraşırken usulca konuşmaya başlayan amcamın sesini seçtim.
“Uyanıyor. Çekilin etrafından. Serpil, nasılsın çocuğum?”
“Bilmiyorum.”
Bitkin olmama rağmen bu yanıtı nasıl bu kadar çabuk ve net verebildiğime şaşırdım. Üstelik doğruydu. Bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum.
Polis, dedi galiba annem. “Polise haber verelim. Ya kurşun yarası olmalı bu ya da bıçak… Yoksa bu kadar kan…”
Turuncu gömleğim, sanki gelişi güzel bir fırçanın darbesiyle yer yer daha koyu bir renge bulanmış; desensiz, pamuklu düz kumaş alacalı bir motifle yeniden, bambaşka bir gömlek gibi canlanmıştı. Hemen yanı başımdaki tahta iskemlenin üstünde, öyle üstümden çıkarıldığı gibi ters yüz olarak durup duruyordu. Gözümü ondan alamadım bir süre.
Belki benim kanım değildir?
Gömleğime sabitlenen bakışlarımı çevreye yöneltmem zaman aldı. Endişeli yüzleri tanıdım sonra. Annem, amcam, halam, ablam, babam… Bir iki komşuyu güçlükle çıkardım. Neden sonra eşya da tanıdık gelmeye başladı. Yattığım yatak, babaannemin, kireç beyazı duvarda bordo renkli kılıfında asılı mushafı… Kapının dışında bir asma çardak, çardağın altında mavi boyalı bir masa olmalıydı. Masanın etrafında, tıpkı başucumdaki gibi mavi, tahtadan iskemleler vardı mutlaka. İçerde yatakların bulunduğu üç oda, arka bahçeye açılan bir mutfak; musluklu, uzun silindir bakır kazan ve mermer kurnayla banyoya çevrilmiş dördüncü odasıyla, büyük dedemin bağ eviydi burası. Bu kan da, benim olmalıydı.
“Ne oldu, nasıl? Hatırlıyor musun?” Ağır ağır, şefkatle konuşan annemdi. Onun sorusu üzerine babamın bakışları, her sözcüğü bir dedektif gibi analiz etmek istercesine dudaklarıma kenetlenmişti. Bense ağzımı açmak yerine istem dışı bir hareketle sol elimi, kalbimin hemen altına götürdüm. Oralarda bir yerde mutlaka bir sargı bezi olmalıydı. Yaramın nerede olduğunu anlamaya çalıştığımı fark ettiklerinden dehşete kapılarak tüm oda ağız birliği etmişçesine “hayır, hayır” diye bağrıştı; “yaran, dizinde.” Dehşete kapılmışlardı çünkü daha yaramın nerede olduğunu bile bilmiyordum. Bu durumda başıma geleni bilmem ve anlatmam da imkansız görünmüştü onlara herhalde.
“Peki gömleğimdeki kan?”
“Seni getirdiklerinde, tostoparlaktın. Dizlerin bükük, kolların ayak bileklerinde sımsıkı; kenetliydin. Tıpkı bir cenin gibi… Dizindeki kan bulaşmış gömleğine.” “ Dinlensin biraz daha” diye sürdürdü ablam. “Kendine geldi ya, bu bile yeter.” Topluluk odadan dışarı yönelmişken annem hala polis, diyordu. “Tamam, ta Köprülü Kanyon’dan buraya kadar getirdiler sağ olsunlar ama, kim yaraladı böyle kızımı?” Sonra kapının ince bir iniltiyle kapanan sesi…

Doğru ya evet, Köprülü Kanyon… Bir eski, üç yeni arkadaş, bir de ben Köprülü Kanyon’da kamp yapıyorduk kendimi bağ evindeki mavi beyaz pike serili yatakta bulmadan az evvel.
Üç kız, iki erkek. Yürüyüşün ikinci günüydü. Yükseklik korkumu yendiğimi sanıp, yanımızda yöremizde yeşil yaprak arayarak zıplayan keçi yavruları gibi seke seke tırmanıyordum vadinin kayalıklarına. Sonra… Nasıl olduysa kopmuşum gruptan. Yakınlarımda, belki biraz aşağıda belki de biraz yukarıda, yaprak hışırtılarına ve kanyondan gelen köpürtülü su sesine karışıyordu sesleri. Gülüşüp konuşuyorlar, şakalaşıyorlar, hatta arada hep bir ağızdan şarkı söylüyorlardı.
Yokluğum arkadaşlarımın umrunda bile değildi. Güçlü sesleriyle şarkılarını sürdürdüler. Bir süre adımı seslenmelerini, beni arayıp çağırmalarını boşuna bekledim. Öfkeyle, Manavgat’taki bağ evine koşarak gitmeyi istedim. Tırmandığım kayanın dibinde çakılıp kaldım sonra. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Ama bana ne olduğunu hala tam olarak anlayamıyorum.
Kapı hafifçe tıkırdadı. Herkesi odadan dışarı süren ablam önce kapıdan başını uzattı sonra da odadan içeri iki geniş adım attı.
“Girebilir miyim?”
“Girdin bile”
“Dizine ne oldu gerçekten? Çocukluğumuzda olanlar oyun gibiydi, biliyorsun; eğitimimizin bir parçasıydı. Zararsız ve masum… Hatta zekice diyorum. Ben çok faydasını gördüm. Diğer kuzenlerimiz de… Oysa senin dizin şimdi…”
“Ben bir yararını görmedim. Belki de şimdi gerçekten topal kalacağım. Belki de bunu istiyorum. Küçükken sporda, derste, her nerede zorlansak bir bacağımız alınırdı elimizden. Bunun nesi masum?
“Herhangi bir uzvunu kaybetmiş insanlar daha hırslı, daha kararlı olmaz mı? Dünyada çok örneği var. hem biz yine de şanslıydık, hatırlasana! Halam, kuzenimizin iki gözünü birden kapattırırdı matematikten orta not aldığında. Zavallı bütün problemleri, annesinin okuduğu kadarıyla anlamaya ve akıldan çözmeye uğraşırdı. Hem fena mı oldu? Eminim çok usta bir cerrah olacak okulu bitirdiğinde. Çok başarılı, çok zengin… Bizimse sadece sağ bacağımız aksatılırdı mahsusçuktan.”
“Evet, sende de başarılı oldular. Okulu birincilikle bitirip, üniversiteye de birinci sırada kaydoldun.”
“Canım, sana da aynısı oldu ya işte.”
“Ne aynısı? Ne birinci ne de ikinciydim. Ortalarda bir yerde kaldım hep. Hitit Dili’ne girebildim ancak.”
“İyi de sevmedin mi bu bölümü sonradan? Kendin söylüyorsun ya ne kadar mutlu olduğunu…”
“Ben, mutlu değilim hiç!”
“Ağlama ama! Ağlayıp sızlanmak bizim aileye yakışmaz biliyorsun. Madem ne olduğunu anlatmayacaksın, gidiyorum ben.”
Kendimi bildim bileli yazları, baba tarafımla, dedemin bağ evinde toplandık. Bazen teyzemlerle, dayım da civar evlerden birini kiraladığında hep birlikte, onların deyimiyle, anne tarafımla baba tarafım, geniş bir aile olmanın tadını çıkardık. Birbirini tam bulmuş ailelerdi gerçekten. Disiplin anlayışları, dünya görüşleri… Birbirleri için biçilmiş kaftanlardı. Biz kuzenler her yaz aynı çardakta, bir uzvumuz mahsusçuktan yok sayılmış olarak buluştuk ve bunu hiç yadırgamadık. Amcamın kızı bir yaz sağ kolu, bir yaz sol kolu iptal edilmiş olarak katılırdı aramıza. O yemek yerken zorlandığında, büyükler keyifle bıyık altından gülümser, yaptıklarından bir an bile kuşkuya düşmezlerdi. Of!
Annem girdi içeri. Kapıyı hafifçe tıklattığında düşüncelerimden sıyrıldım. Aslında sıyrılamadım. Kadife eldiveninin içindeki demir yumruğu aklıma gelince titrer gibi oldum hatta.
Yine, polis diyecek oldu. Az önceki gözyaşlarımı fark etmesinden çekinerek başımı hızla hayır anlamında iki yana salladım.
“Biz arkadaşlarımızla tatil yaptığımızda eve neşeyle dönerdik. İnsan arkadaşlarını tatilde daha iyi tanır. Küçük hesaplaşmalar, anlaşmazlıklar, birbirini didiklemeler de olur tabii. Mesele bütün savaşlardan galip çıkabilmekte… Baban, ben… Biliyorsun, kimse sırtımızı yere getiremez! Ama görüyorum ki sen tuş olmuşsun. Birileri… Yani arkadaşım dediklerin… Fena hırpalamış seni.”
“Hayır, öyle değil. Yani doğru değil bu!”
“Doğrusu ne o zaman?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmezsin? Bir sinek gibi ezmişler işte seni. Haşatın çıkmış. Uyuz bir tespih böceği gibi döndün eve. Bu hale gelmene neyin sebep olduğunu bile bilmiyorsun. Kimsin sen Allah aşkına! Bizim kızımız olamayacağın ortada! Ne bu dizinin hali? Söyle hangi Allahın cezası silahla geldin bu duruma?”
Onun yükselen sesini, vurulan kapının şiddeti bastırdı. İçerden bir yanıt beklemeksizin, aynı kadro; babam, halam, amcam ve ablam girdi içeri. Bir fırtınanın yakın olduğunu sezen komşular kısa yoldan savuşmuşlardı. Her yaz değişik bir arazla, bağ evinde zapt u rapt altına alınan çocukların hikayesini ayrıntılarıyla bilmeseler de bunca yıldır ortada bir tuhaflık olduğunu fark etmemeleri imkansızdı. Yine de onların gözünde çocukları asla tökezlemeyen mükemmel bir aileydik son kertede. Her biri okumuş, gün görmüş; İstanbul’dan, yüksek insanlar! Ne yaptıklarını bilmeyecek değiller a!
İşte o ailenin korkunç bakışları beni süzüyor şimdi. Bu bakışlar küçümsüyor, eleştiriyor, bir an acıyacak olsa da hemen kızgınlığa dönüyor; öfkeyle karışık utanca kayacakken dikleşiyor, son anda verdiği zayıflık yargısıyla da tiksintide karar kılıyor.
Doktor olan babam, yaraya baktım dedi sertçe. “Yapılan ilk müdahaleyi iyice inceledim. Kurşun yarasına benzemiyor; dolayısıyla kurşun falan çıkarılmış değil tabii ki. Düzensiz kesiler de var ama bıçak demek zor; dokulardaki tahribata bakılacak olursa, sert, yer yer keskin, ağır, şekilsiz bir cisimle ezilmiş sanki.”
Amcam, seni getiren arkadaşların çok endişeliydi, dedi. “Öyle suçluymuş gibi bir havaları da yoktu. Ama güçlü çocuklarmış hepsi de; yapılması gereken her şeyi sırasınca yapmışlar. Dizi, bir çubukla hareket etmeyecek şekilde sabitlemek… Yürümen için dönüşümlü olarak omuz vermek… Manavgat’a sağlık ocağına ulaştırmak… Pansuman, ağrı kesici, sakinleştirici… Bu arada bizi durumdan haberdar etmek… Tek sen haberdar değilsin olan bitenden. Dur ama hakkını yemeyelim; en azından kamp yapacağın arkadaşları seçmeyi becerebilmişsin. Dolayısıyla polise falan gerek yok. Biz konuştuk aramızda ve bu konuda ikna olduk. Şimdi kendi durumunla ilgili olarak sen bizi ikna edeceksin yavrucuğum.”
Düştüm, dedim korkuyla. “O kadar yükseğe çıktığımı fark etmemişim. Gruptan koptum ve o telaşla düştüm.”
Annem, olmadı işte, dedi. “Gruptan kopmayacaksın bir kere. Herkes ne yapıyorsa bir fazlasını, hatta daha iyisini; hem de öyle şimşekleri falan üstüne çekercesine değil; ustalıkla yapacaksın. Doğal liderleriz biz. Bunu da hiç anlayamadın sen. Bütün kuzenlerin neşeyle topallarken ve bunun üstesinden kolayca gelebilirken; kızarır bozarır, somurtup otururdun. Oyun gibi düşün yavrucuğum, bu kadar. Sen bunun basit bir oyun olduğunu bile anlayamadın. Hayat acımasız bir yarış; biz bunun bilincinde büyüttük sizi.”
Kendiyle gurur duyuyordu. Hepsi de kendisiyle gurur duyuyordu o anda.
Halam araya girdi. “Düşmüş olacağın hiç mantıklı gelmiyor bana kızım. Sen ne dersen de, toplasan elli kilo ağırlıkla dizinde böyle derin yarıklar oluşması mümkün değil. Morluklar ve kesikler kemiğine dayanmış baksana.”
Hepsi başıyla onayladı aynı anda. Söz birliklerinin, gizli ittifaklarının sonu gelmezdi, işte bunu çok iyi biliyordum. Söyleyecek başka söz bulamadım.
Arkadaşlarım çığlık çığlığa dizime indirdiğim kanlı taştan bahsetmiş olabilirler mi? Hem bahsetmeseler bile…
İşte o an bana ne olduğunu kavrar gibi oldum.
“Şimdi biraz uyuyacaksın kızım” dedi babam. Sesi buz gibiydi. “Belki biraz daha dinlenirsen olanı biteni daha iyi hatırlarsın. Zira görünen o ki, bundan böyle ayağın hep topallayacak.” Gözdağını anlamazdan gelmeye çalıştım. Sessizce, bir örnek adımlarla çıktılar odadan.
Uyku sözcüğüyle birlikte, altıncı kattan düşüp, kuyruğu kesilmek zorunda kalınan kedimi hatırladım o anda. Kesik kuyruğuyla pek ala yaşayıp gidiyordu. Gözlerimden yaşlar boşandı. “Uyutmaktan başka çare yok.” Aile meclisinin kararıydı bu ve mutlaka uyulmalıydı. Tüm bu uğraşların temelinde, o herkese öyle ulu orta, sulu zırtlak gösterilmesine gerek duyulmayan – gerek duymadığımız, böyle derlerdi- gerçek ve katıksız sevgi yatıyordu.
Bu sevgiyi düşününce yeniden panikledim. Beni de sonsuza dek uyutamazlardı ya! Korkum çabuk geçti.
Kuşkusuz silahı ve bana bunu kimin yaptığını hiç vazgeçmeksizin soracaklardı durmadan. İstedikleri cevabı alıncaya kadar da ısrar edeceklerdi. Taş gibiydiler, kaya gibi sert, sivri ve inatçıydılar. Uykuya dalarken karar verdim. Dizimi kendim paralamıştım evet ama bunu asla itiraf etmeyecek, gerçek silahı ve failleri topal bacağımla daima işaret edecektim. Bunu bilecek, başarısızlıklarının kokusunu alacak, öfkeden çıldıracak ama ellerinden bir şey gelmeyecekti.
Hitit dilini sevdiğim gibi, topal bacaklı halimi de severdim. Kendi hakkımda, yirmi bir yaşında da olsam bir karar vermek iyi gelmişti. Yaram hiç acımıyordu artık. Sağ elimi tam yüreğimin üstüne bastırdım; her şeye rağmen o da hala yerinde. İntikam duygusuyla biraz soğuk ama taştan çok, kanat çırpan bir kelebeğe benziyor. Yine de hiç ummadığım bir zamanda kelebeğin taşa dönüşmesi, an meselesi… Bunu yaramdan biliyorum artık.

Advertisements