Öykü- Dülger Balığı

(Sait Faik’e saygı…)

Havada fırtına yoksa, yaz kış demeden hemen her sabah üçü biraz geçince, denize açılırım. Deniz sonsuz derler, ama ben yine de bir sınır bellemişimdir. Üç civarı, Kanlıca açıkları, yirmi metrelik ağım… Denizde olduğum için, hikayelerim hiç bitmez sanır bazıları. Aslında çok hikayem yoktur. Gerçeği söylemek gerekirse de, yalnızca bir tane… Hep üç civarında, Kanlıca açıklarında, yirmi metrelik ağıyla denize açılan bir balıkçının hikayesi.
Bizim oralardan Turgut atlayıverir bazen benim külüstür takaya. Bir tek, onun gevezeliklerine daldığımda unuturum sınırları. Hadi Ali Reis, adalara gideceğiz, der. “Bugün tuttuğumuz balıklardan yiyeceğiz, yanında rakı, kendimize çalışacağız bugün.” “Sana dülger balığının hikayesini anlatacağım.”
“Hikayesi mi olurmuş dülger balığının; gerçi eskiden denize geri atardık onu biz; ama şimdilerde tezgahta bir duruşu, bir ederi var ki, bilirsin sen de.”
“Hikayesi vardır, vardır” der. Beni kandırdığından memnun, gülümser.
Belki de herkesin böyle, başkalarına benzemez, tuhaf bir arkadaşı bulunur; bilemem. İşte bu Turgut, aslında balıkçı değil. Ne iş yaptığı da belli değil ya! Bir gün şöyle, bir gün böyle… Kalbini kırmayayım diye sormam pek. “İşler güçler ne alemde” derim yalancıktan, cevap hep aynı: “İyidir, iyi.”
Birden bire sorar : “Ali Reis, dülger balığı senin benim gibi bir adam olsa, nasıl birine benzerdi?” Şaşar kalırım, balıkları hiç insan gibi düşünmem ki ben! Yanlış bir laf etmekten çekinerek “canavar” derim, “canavara benzer.” Yüksek sesle güler. Benimle eğlenmediğini bilirim, yalnızca konuşturmak ister. O geldiğinde keyiflenirim balıkçılığa ben en çok. “Kırlangıç”der, “bahar rüzgarı” der, “kediler” der, “adalar” der. Der de der… Sanki aslında yokum da, o söyleyince, kırlangıç sürüleri gökyüzünde, saçımda rüzgar, ufkumda alabildiğine deniz, gerçek bir balıkçı olurum. Onun kelimeleriyle bakınca, önemserim kendimi, sonra bir utangaçlık çöker.
Karşı karşıya oturup konuşmadan rakılarımızı yudumlarız. Sıkılganlıktan kurtulurum hafiften. Onun balıkçıları gibi bir balıkçı olmaya can atarım. Tuttuğumuz balıkların pullarını kör bir bıçakla temizlerken, “Turgut, der misin bunların da bir evi, ailesi olsun?” Aklıma başka da bir şey gelmez. Sonra onun, kimi kimsesi yok, otel odalarında kaldığından korkarım. Balık kafalarını naylon torbaya koyarken renk vermez. İlk ışıklar, geceden kalma sisi, pusu dağıtmaya çalışır. Ben öyle sessizce, bu eski takada daha şimdiden, onun bir sonraki gelişini beklemeye koyulurum.

Advertisements