Öykü- Kırmızı Düğme

Sağ elimde tuttuğum tostun son lokmasını ağzıma götürürsem, artık boş kalacak elimi tutmaya yelteneceğinden emindim. İlk sevgilim. Elimde kalan kağıdı çabucak buruşturup, yuvarlak metal tabağa atıverirdi belli etmeden. Geç kalıyorum, dedim son lokmamı çiğnerken. Kağıdı buruşturup, metal tabağa bırakırken ayaklandım ona fırsat vermeyerek… İlk işim. “Geç kalıyorum.” İsteksizce ayağa kalktı. Konuşmadan yürüdük. Avlusunda her mevsim güvercinler bulunan o büyük camiyi geçtik. Cephesine yediği yağmurla, karla, rüzgarla kararmış binanın önüne gelince de durduk. Aceleyle, acemice ayrıldık sonra.
“Birinci kat” demişlerdi, “on yedi numaralı masa.” Çıktım. On yedi numaralı masaya bitiştirilmiş iskemleye ceketimi astım. Sıkılarak oturdum. Kulaklığı taktım, mikrofonu ağız hizama ayarladım. Gözümü diktiğim düğmenin kırmızı ışığının yanıp sönmesini bekliyorum huzursuzca. Sağımdaki, solumdaki, önümdeki ve arkamdaki masalardan yükselen konuşmalara dikkat kesiliyor, sonra duyduğum sözcükleri unutmaya ve kendi repliğimi kafamda yeni baştan kurmaya çalışıyorum. İyi akşamlar, diyeceğim ilk olarak, ben Özge, size nasıl yardımcı olabilirim? Çağrı merkezinin daracık salonu benzer giriş cümleleriyle yankılanıyor.
Yanı başımda oturan tombul kız ağzına bir ahtapot kolu gibi uzanan mikrofona, diyeze tuşladıktan sonra şifrenizi girin tekrar diyeze basarak yeni şifreyi oluşturun, diye cıvıldadıktan sonra, kulaklığını ensesine indirip arkasına yaslanırken göz kırptı bana. “Hangi işi yaparsan yap, ilk gün hep aynı olur; takılma, rahat ol, hoş geldin!” Ona değil, masasına baktım çekinerek. “Tamam. Sağ ol. ”
Masaya bakınca, o her yeri evine çeviren kadınlardan biri olduğunu düşündüm. Pembe kalplerle süslü kahve kupasında, minik bir yatak odası resmedilmişti. Minyatür odadaki yatağın başucunda, yine pembe kalplerle süslü bir kahve kupası vardı. Kupanın hemen yanında pembe dudak nemlendiricisi duruyordu, çilekli. Sonra telefonunun kılıfı; o da koyu pembe… İlk günün, kuruntulu ve güvensiz o ilk saatinde, bu kızın söylediklerine güvenebileceğimi düşünüp farkında olmadan gülümsedim. Oradan buradan konuşuyordu işte. Belli ki beni rahatlatmaya çalışıyordu. Anaç bir yan buluyordum kıvrılıp bükülen ses tonunda. Pespembe.
Aynı anda, beklediğim ışık yanıp söndü, hazırlıksız yakalandım, gülümsemem aptal bir sırıtış gibi dondu kaldı suratımda. Aceleyle sözcüklere sarıldım. “Size yardımcı olabilirim. Adım Özge. İyi akşamlar… Bir dakika sormam lazım. Yok, siz otelinizin resepsiyonuna sorsanız… Kesiyorum, bir dakika… ” Dilimi yutsaydım keşke! Hayır, çenemi kısıp, bilgilerinizi kontrol ediyorum demem yeterdi. Bu kadar ya! “Size de iyi akşamlar.” Büzülüp kaldım iskemlede.
Tombul kız bir kahkaha patlattı. “O kelimeleri asla kullanmayacaksın tatlım.” Kendinden emin haliyle bu kez tam karşısında yanıp sönen kırmızı ışığa dikkat etti sakinlikle. Onun sırası… Işık gözlerinde kırmızı kırmızı parladı. Mikrofonunu düzeltti ağırdan alarak. Parmaklarındaki ojeler kırmızıydı. Bluzu kırmızı… Bacak bacak üstüne attı. Sivri topuklu rugan ayakkabısı, kırmızı… Kırmızı iç çamaşırlarıyla sevişirken canlandı gözümde. Üstte… Başımdan aşağı kaynar sular boşandı. Yan masasından kaldırılan cesetleri sayar gibi tane tane sıraladı. Kıdemliydi, rahattı: “İyi akşamlar, Özge ben, size nasıl yardımcı olabilirim?” Dönüp, bir de göz kırptı utanmadan.

Advertisements